Tarihle Yüzleşme Masalında Ortaya Çıkan Elit Profili

Prof. Dr. Esat ARSLAN


Üçüncü Meşrutiyet Elitinin Saldırıları ve Gerçekler

Osmanlı Devleti’nde devralınan mirasla çağa uymayı bir büyük amaç olarak belirleyen Türkiye, XX. yüzyılın ilk Halk Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkmış, millî mücadeleyle başlayan yeni Türk Devleti’nin kuruluşuna da hız vermişti. Kurtuluştan sonra Türkiye, rejim olarak “Cumhuriyet” olarak yeniden yapılandırılırken, demokratikleşmeyi ulaşılması gereken bir hedef olarak belirlemişti. Bir başka deyişle kurulan tüm kurumlarda demokratik kuram ve kurumsallaşmayı genel ilke olarak betimlemiş; kurumsallaşmada, devlet sistematiğinde Türk halkının “kulluktan birey olma serüveni”nin başlangıcında ve demokratik araçların halka benimsetilmesi sürecinde, vesayetçi ve öğretici kısmını ağırlıklı olarak kullanılmıştı. Cumhuriyet’in kuruluş evresinin başlangıcında, ilk Halk Kurtuluş Savaşı’nın o etkin kadrosunun önünde yanıtlanması gereken şu üç soru bulunmaktaydı: Bunlardan birincisi yeni Türk Devleti doğrudan demokratikleşmeye mi geçmeli; ikincisi doğrudan devrimleri mi gerçekleştirmeli ve üçüncü olarak da hem devrimleri hem de demokratikleşme ilke ve kurumlarını birlikte mi sürdürmeliydi? Burada verilen doğru bir kararla Türkiye Cumhuriyeti üçüncü yolu model olarak benimsemiştir. Zaman zaman da demokrasi kisvesi görünümünde sistem karşıtlarının “Üçüncü Meşrutiyet” zihniyeti olarak tanımlanabilecek girişimlerine karşı da, özellikle 1930’ların “Serbest Cumhuriyet Fırkası”(SCF) gibi, demokratik açılımları da gündeme getirmiştir. Ancak üç ay süren bu süreç içerisinde, devrim karşıtı unsurların Serbest Cumhuriyet Fırkası’na sızdıkları görülmüştü. Bu durum karşısında SCF lider kadrosu, devrimlerin toplumca benimsenip, yerleşmesi evresinin daha bitmemiş olduğunu ve siyasî sertleşme ortamının ülkeye demokrasinin yerleşmesine zarar getirme ihtimali taşıdığını görerek, kendisini feshetmeye karar vermiştir.1 Bu denemenin de istenilen sonucu vermemiş olmasına karşın, ünlü Fransız anayasa hukukçusu ve siyaset bilimcisi Maurice Duverger’in belirttiği gibi, bu denemelerin yapılmış olması bile “Tek başına derin bir anlam taşımaktadır. Hitler Almanyası’nda, ya da Mussolini İtalyası’nda böyle bir, şey düşünülemezdi... Bunlar, her şeye rağmen, Kemal rejiminin plüralizme üstün bir değer tanıdığını ve plüralist bir devlet felsefesi çerçevesinde faaliyet gösterdiğini ifâde etmektedir.”2 Yapılan nedir? Bir yandan halk demokratik ilke, yaşam ve kurumlarla tanıştırılırken, “Kadro” deneyimi ile elitin de alan içerisine çekilmesine çalışılmasıdır. Bu ise sigortaları iyi tesis edilen Cumhuriyet’in kendi dinamikleriyle devingenliğini göstermektedir. Oysa bu evrede, bir kısım -günümüzde de riskli dönemlerini fırsat olarak algılayan numaracı cumhuriyetçiler gibi- elitin, “Türkiye demokratik bir ülke olacak mı, olmayacak mı?” sorusunu dillerine pelesenk ettikleri görülmektedir. Ayrıca bununla da kalmayıp rejim karşıtı olma tavırlarını da sürdürmeyi birincil görev bilmişlerdir. Oysa hiç kuşkuya meydan vermeden genç Türkiye Cumhuriyeti yönünü belirlemiş ve demokratikleşmeden yana tavrını koymuştur. Bunda hiç kimsenin kuşkusu bulunmamaktadır.

Üç aylık Serbest Fırka denemesi bir yana bırakılırsa, Türkiye’nin, 1925 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından, 1945 sonlarında çok partili rejime geçilmesine kadar, tek parti rejimi ile yönetilmiş olduğu bir gerçektir. Fakat bu rejim, totaliter ve dogmatik ideolojilere dayanan Faşist ve Komünist tek parti sistemlerinden temelde farklıdır, Türkiye’de bir “tek parti olgusu” mevcut olmuş, fakat “tek parti ideolojisi” ya “öğretisi” mevcut olmamıştır. Diğer bir deyimle Türkiye’de tek-parti, sürekli ve arzulanır bir model olarak meşrulaştırılmamış; aksine, zorunluluklar sebebiyle başvurulan ve zamanı geldiğinde yerini çoğulcu demokrasiye bırakacak olan geçici bir rejim olarak görülmüştür. Katılımcı demokrasi özendirilmiş, ayrımsallıklar değil benzerlikler kurumsallaştırılmıştır. Ayrımsallıkları kurumsallaştıran Tito Yugoslavyası’nın başına gelenler herkes tarafından görülmüştür. Ayrıca, çok partili siyasî demokrasi, bu alanda yapılan denemelerin de gösterdiği gibi, erişilmesi gerekli bir ideal olarak muhafaza edilmiştir. Yine Duverger’e göre, Türk tek partisinin “Başta gelen özelliği, onun demokratik ideolojisi”dir. Bu ideoloji, hiçbir zaman, Faşist veya Komünist ideolojiler gibi, bir tarikat veya kilise niteliği taşımamış; üyelerine bir iman veya bir mistisizm empoze etmemiştir... Bir başka önemli özelliği ise; “Numaracı Cumhuriyetçi, Üçüncü Meşrutiyet eliti” tarafından günümüzde yapılan saldırıların odağına oturttukları gibi Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletinin simgesi Mustafa Kemal Atatürk’ün ne diktatör, ne otoriter ne de totaliter olduğudur. Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır; bu da, “halkçı” veya “sosyal” diye nitelendirilen “yeni” bir demokrasi değil, geleneksel siyasî demokrasidir. Parti, yöneticilik hakkını, siyasal elit ya da “işçi sınıfının öncüsü” olma niteliğinden veya liderinin Tanrı iradesine dayanmasından değil, seçimlerde kazandığı çoğunluktan almıştır.3 Günümüzde de bu olgu devam etmektedir.



|Devamı 2023 Dergisi'nde|                                                                             |Abone olmak için tıklayınız|
   

Son Güncelleme Tarihi: 15.OCAK.2009
Bu Site 2023 Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır
Webmaster: Davut Merzifonluoğlu