Ortadoğu’nun Dinî Jeopolitiği ve
Günümüze Yansımaları Üzerine Bir Deneme 

Yrd. Doç. Dr. Davut KILIÇ


XIX. yüzyılın önemli coğrafyacılarından Friedrich Ratzel, “Antropocoğrafya” adlı iki ciltlik eserinde coğrafya ilmini anlatırken, coğrafyanın sâdece fiziksel ve jeolojik çalışmalarla anlaşılmayacağından söz ederek, tarih ve mânevî ilimlerin bu konudaki önemine vurgu yapar.1 Tarih boyunca insanları savaşa iten önemli nedenlerden birisi de kutsallardır. Toprakların büyük ve küçüklüğü, sıcak denizlere sınırları bulunup bulunmaması gibi kriterlerin yanı sıra, insanlar kendilerince kutsal saydıkları semboller uğruna pek çok savaşa sebep olmuştur. Jeopolitik ise kültür ve medeniyet gibi soyut verilerden ve bunların somut görüntülerinden hareket ederek coğrafyayı yorumlamaktır.2 Aynı zamanda coğrafya, jeopolitik ve strateji kavramları arasındaki bağı da kurar. Dolayısıyla coğrafyanın kutsallığı, üzerinde yaşayan insanların yüzyıllardır zihinlerinde oluşturdukları sembollerin bütünüdür.

Ortadoğu’yu diğer bölgelerden ayıran en temel özelliklerden birisi de sahip olduğu tarih derinliğinin getirdiği jeokültürel özelliklerdir. İnsanlığı etkileyen, inanç tarihi açısından en köklü dinî düşünce açılımlarının bu bölgede gerçekleşmiş olması, stratejik analiz tahlilinde dinî coğrafyayı ziyadesiyle öne çıkarmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği Ortadoğu barış sürecinin düğümlendiği Kudüs meselesinde görülür. Dünyanın üç önemli Ortadoğu kökenli evrensel dininin en mühim merkezlerinden birisi olan Kudüs, bu yönüyle sâdece bölgesel nitelikli bir bunalım alanı değildir. Müzakere masasındaki taraflar, Kudüs söz konusu olduğunda iki siyasî aktörün aracısı olmaktan çıkarak dünya satına yayılmış üç büyük dinin temsilcileri niteliğini kazanmaktadırlar.3 Bu durum dinî grupların gücü nispetinde coğrafyadan kaynaklanan inanç ve kültürel değerlerin, zaman zaman diğer jeopolitik kavramların önüne geçtiğinin en somut işaretidir.

Millî düşünceler, dinle olan akrabalıklarından dolayı büyük bir güç meydana getirirler. Din daha derin bir aşamada halkın tüm mânevî heyecanını ve ananesini içine alır. Dinî kaynaklar ve din adamları, bir neslin diğerine hatırlamaya değer olarak aktardığı ne varsa onu kutsal formlar içerisinde muhafaza etmiştir. Dinî cemaat ve dinî düşüncenin yayılma gücü tarih boyunca kendine genişleme alanı bulmuştur.4 Bu bağlamda dinî kurumlar adıyla bilinenler bunlardan çıkan yapılarla kuşatılan ve bu yapılardan etkilenen dindarlar, kendi inançlarını kabul ettirmek amacıyla baskı grupları kurmuşlardır. Alexandre Defay’nin de işaret ettiği gibi bunların jeopolitik boyutları vardır.5 Biz de coğrafya ve jeopolitik uzmanlarının değerlendirmelerinden hareketle uzun zamandır dünya kamuoyunu meşgul eden, Ortadoğu’ya yönelik küresel politikaların dinî boyutlarını göstermek için bu çalışmaya “Ortadoğu’nun Dinî Jeopolitiği” adını verdik.

Çalışmada “dinî jeopolitik” kavramını; “belirli bir coğrafyanın, dinî metinlerde ve toplulukların inanç esaslarında sembolleştirerek kutsadığı formlar çerçevesinde, bölgenin geleceğini yeniden şekillendirmek için yürütülen stratejilerin bütünü” olarak kullanacağız. Bu yönüyle de üretilen kavram ve yapılan çalışma ilk olma özelliği taşımaktadır.

1- Yahudi Kutsal Metinlerinde Ortadoğu’nun Dinî Jeopolitiği

Yahudi kutsal metinlerine göre İsrailoğulları, Tanrı tarafından “seçilmiş” olan üstün halktır ve diğer ulusları yönetme hakkına sahip olduğu gibi6 muayyen bir toprak parçasıyla da özdeşleşmiştir.7 Ancak Tanrı, İsrailoğulları’nın kendisini sınamasına öfkelenerek, “huzur diyarı” olarak adlandırdığı “vaat edilen topraklardan” bunları çıkarmıştır.8 O tarihten sonra Tevrat’ın emirleri çerçevesinde İsrailoğulları’nın dinî vecibelerini, Filistin dışında lâyıkıyla yerine getirmesi pek mümkün olmadığından, kutsal topraklara dönmek için o günden bugüne ellerine geçen her fırsatı değerlendirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı da Yahudi tarihi açısından söz konusu coğrafyanın dinî jeopolitiği hep gündemde kalmıştır.

Yahudi din adamlarının İsrail devletinin “Kutsal Kitap”ça belirlenmiş sınırlarının hangi bölgeleri kapsayacağı konusundaki en geniş yorumu şöyledir: Doğu’da Ürdün, Suudi Arabistan’ın büyük bir bölümü, Kuveyt, Fırat Havzası ve Irak’ın bir kısmı, Güney’de Sina Yarımadası, Kahire ve Mısır’ın bir bölümü, Batı’da Kıbrıs, Kuzey’de ise Lübnan, Suriye ile Van Gölü’ne kadar uzanan Türkiye topraklarının bir kısmı… Söz konusu bu sınırlar İsrail’deki ulusalcı ve dinî çevrelerde oldukça popülerdir.9

Vaat edilen toprakların Yahudi inancı ve dinî pratikleri açısından dinî jeopolitiğini önemli kılan bir diğer gerekçesi de yerini Tanrı’nın belirlediği ve Hz. Süleyman tarafından inşa edilen mabettir.10 Yahudi inancına göre kanlı kurban yalnızca burada sunulabilir. Mabet’in M.Ö. 586’da birinci11 ve MS. 70’te ikinci kez yıkılmasıyla kanlı kurban ibadeti tamamen ortadan kalkmıştır.12 Yahudi inanç ve geleneklerine göre dinî bir sembol durumundaki Mabed’in yeniden inşa edilmesi, İsrailoğulları’nın sürgünden kurtulmaları ve eski ihtişamlı günlerine yeniden dönmeleri anlamına gelmektedir. Mesih’in gelişi Mabed’in inşasına bağlıdır. Mesih, Davud ve Süleyman dönemindeki ihtişamıyla İsrail devletini yeniden kuracaktır. Böylece sürgünde yaşayan Yahudiler vaat edilen topraklara geri döneceklerdir.13 Yahudi Mesihçiliğinde; Davudî hanedanın yeniden kuruluşu, M.S. 70’de sürülenlerin bir araya toplanması ve Mabed’in yeniden yapılması, bu çağın muhteşem ve felâkete yol açan sonu, yeni bir çağın başlaması, semavî krallığın gelişi, ölülerin yeniden dirilmesi gibi apokaliptik anlayışlar çerçevesinde uzar gider.14


|Devamı 2023 Dergisi'nde|                                                                             |Abone olmak için tıklayınız|
   


Son Güncelleme Tarihi: 15.OCAK.2009
Bu Site 2023 Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır
Webmaster: Davut Merzifonluoğlu