[editörden]


Bir devir bitti… Evanjelik saiklerle dünyayı bir ateş çemberinin içine sokan ABD Başkanı George W. Bush, ekonomik, siyasî krizleri miras bırakarak görevini Barack Obama’ya devretti. Tarihin kanlı sayfalarına yenilerini eklemekte mahir, şerir Bush’un ardından iktidara gelmenin yanı sıra siyahî olmasıyla da büyük bir sempati toplayan Obama, şimdi çok yönlü ve çetrefil sorunlara karşı zor bir imtihana hazırlanıyor:. Ya beslenen umutları boşa çıkartarak selefinin başlattığı süreci bir adam daha ileri götürerek Amerikan hegemonyasının sonunu hazırlayan taşlara yenisini ekleyecek kanlı sürece devam edecek ya da dengesi altüst olmuş uluslararası sistemi hakkaniyet katsayısı yüksek bir liderlik sergileyerek, görece dingin bir hâle getirecek. Birtakım değerlerin ön plana çıkartılması sûretiyle oluşturulan Obama figürünün gerçekliği, önümüzdeki süreçte atacağı adımlarla sarihlik kazanacakken, Amerikan sistemine ilişkin var olan bilgiler, bütün temkinli iyimserliklere rağmen, Obama’nın “değişim” retoriğinin pratiğe yansımasının devrimsel bir nitelikte olamayacağını kuvvetli bir ihtimal hâline getirmeye yetmektedir. Amerikan sisteminin Bush iktidarının kazandığı küresel nefreti izole edecek bir figür olarak Obama’yı sahneye sürdüğü ve hegemonya iddiasını yumuşak ya da akıllı güç kavramları etrafında oluşturulacak yeni stratejiyle berdevam ettireceği bu temkinli iyimserliğin dayandığı ana argüman olarak karşımıza çıkmaktadır.
Uluslararası sistemin Atlantik’te yoğunlaşan ağırlık merkezinin Pasifik’e kayması ve çok kutuplu bir düzenin giderek belirginleşmesi karşısında etkinliğini yitiren ABD, Obama ile bu kaymayı durdurmayı ve Amerika’ya karşı biriken öfkenin aynı çizgiye ittiği ülkelerle bir kutuplaşmaya değil, işbirliğine gitmeyi hedeflemektedir. Zaten Obama’nın da Irak’taki askerlerini çekeceğini vaat ederek, ağırlığı Afganistan ve Pakistan’a vereceğini açıklaması, önümüzdeki dönemde Atlantik-Pasifik ekseninde yürüyen bir güç mücadelesinin belirginleşeceğine işaret etmektedir. Bu analizin ışığında Orta Asya’nın ve Türkiye’nin öneminin artacağını söyleyebiliriz. Pasifik’in önemli güç merkezi olarak karşımıza çıkan Çin’in Orta Asya’daki etkinliğini giderek artırmasını dengelemek ve Afganistan-Pakistan’daki hedeflerine ulaşmak için ABD’nin Orta Asya’daki etkinliğini artıcı hamleler yapması kaçınılmazdır. Yine Sovyetler zamanındaki gücüne yaklaşan Rusya’nın da bölgedeki etkinliğini artırması ABD’nin Orta Asya’ya ağırlık vermesi ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Türkiye’nin önemi ise gerek Orta Asya ile olan bağları gerekse de Ortadoğu’daki sorunların merkezi hâline gelen Irak’ın geleceğinin şekillenmesinde ortaya çıkmaktadır. Irak’ın kendi ayakları üstünde durması ve bölge ülkeleri için bir tehdit olmaktan çıkartılması murat ediliyorsa, ABD’ye bu konuda en büyük destek Türkiye tarafından sağlanacaktır. Ayrıca Ortadoğu coğrafyası için model ülke olarak Türkiye’nin sunulması için gerek ve yeter şart Davos zirvesi sonrasında sağlamış görünmektedir. Arap-İsrail sorununun çözümünde arabulucu rolüne soyunan Türkiye, Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki çıkışıyla birlikte belki bu rolünü geçici bir süre askıya almış olsa da Ortadoğu’daki halklar nazarında önemli bir sempati kazanmıştır. Demokrasi ve insan hakları konusunda hassasiyeti ile öne çıkan Obama, Bush’un aksine Ortadoğu’da bir değişimi başlatma kararı alır ve yönetimleri ABD çıkarlarına müzahirliği noktasında değil, demokratik oldukları oranda desteklerse, Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğine ihtiyaç duyacaktır. Gazze’de yaşanan drama karşı sessizliğe bürünen Obama’nın İsrail’i karşısına almasını kimse beklememektedir, ama sorunun çözümü yolunda adımlar atması da artık kaçınılmaz bir hâl almıştır. İran ile diyalog sürecinin başlatılması, Suriye’ye yönelik ambargonun kaldırılacağının ifâde edilmesi önemli adımlar olarak görünse de, İsrail uzlaşmaz tavrını devam ettirdiği müddetçe Ortadoğu’nun huzura kavuşması da mümkün gözükmemektedir.
Türkiye-ABD ilişkilerinde en netameli konu, şüphesiz, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni diasporasının baskılarına Obama’nın boyun eğip eğmeyeceğidir. Ermenilere seçimlerden önce “soykırımı” tanıyacağına dair yazılı taahhüt veren Obama’nın Türkiye ile olan ilişkilerini siyasallaştırılan tarihî bir olaya kurban edip etmeyeceği tartışma konusudur. Davos’ta yaşananlar sonrasında Yahudi lobilerinin Türkiye’ye desteklemeyeceği yönünde haklı endişelerini dile getiren kimi uzmanlar söz konusuysa da, muhakkak olan o şudur ki, eğer ABD çıkarları Türkiye’nin aleyhine bir karar vermeyi gerektiriyorsa bu karar çıkacaktır. Dolayısıyla bunun içeride ve dışarıda bir tehdit unsuru olarak kullanılmasının önüne geçilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin sözde Ermeni soykırım iddiaları ile korkutulduğu ve ABD-İsrail ekseninde kalmaya, hatta belirli tavizler vermeye, zorlandığı bilinen bir gerçektir. Bu sopanın yönlendirici bir araç olarak devreden çıkartılmasının yegâne yolu da güçlü bir Türkiye ile mümkündür. Ekonomik ve siyasal düzenin değiştiği, yeni bir sürece girildiği günümüzde Türkiye; jeopolitik, ekonomik, beşerî ve siyasî potansiyeliyle bu geçiş döneminde, hiçbir devletin kaybetmeye göze alamayacağı, önemli bir ülkedir.
2023’ün elinizdeki sayısında uzman kalemler, ekonomik ve siyasal krizle uğraşan Obama’nın nasıl bir yol haritası izleyeceğini elde bulunan ilk veriler ışığında değerlendirdiler. Obama döneminde gerçekleşebilecek ve bütün dünyayla birlikte Türkiye’yi etkileyecek olayların analizlerini içeren ve yararlanacağınızı umduğumuz Şubat sayımızla sizleri başbaşa bırakırken iyi okumalar diliyoruz.
 

« Geri
   


Son Güncelleme Tarihi: 15.ŞUBAT.2009
Bu Site 2023 Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır
Webmaster: Davut Merzifonluoğlu