Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin PAZARCI ile Söyleşi

İstediğiniz Şerhi Düşün, Uyum Protokolü’nün İmzalanması;
“Kıbrıs Cumhuriyeti” Adı Altında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni 
Tanımak Anlamanı Gelir


2023- 17 Aralık’tan sonra Türkiye’nin tartıştığı karar metninin önemli maddelerinden bir tanesi de, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) tanıyıp, tanımayacağımız. Bu tartışmaların kaynağı nedir? Türkiye GKRY’yi tanıyacak mı? 
Hüseyin Pazarcı- Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili tanımayı hangi vesileyle yapmış olacağına bakmakta yarar var. Tanınma konusunu ortaya çıkaran; Birliğe yeni 10 devletin katılmasından sonra Türkiye’nin daha önce Avrupa Birliği ile yapmış olduğu Ortaklık Anlaşması ve Gümrük Birliği Anlaşması’nı bu yeni 10 üyeye teşmil etmesi gerekliliğidir. Bu yeni 10 üyeden birisi de “Kıbrıs Cumhuriyeti” denilen, bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak ifâde ettiğimiz ülkedir. GKYR, “Kıbrıs Cumhuriyeti” şeklinde AB üyesi oldu. Dolayısıyla bu devletin Ankara Anlaşması’nın bir tarafı hâline gelmesi konusu, “Uyum Protokolü’yle birlikte acaba onu tanımamız anlamına gelir mi” sorusunu gündeme getirdi. Yâni bu protokol vesilesiyle “tanıma-tanımama” sorunu ortaya çıktı. Bunun dışında da zaten Rum Yönetimi’nin, “Ben Avrupa Birliği üyesiyim, AB üyesi olacak bir Türkiye’nin beni tanımadan bu grubun içine girmesi söz konusu olamaz” şeklinde dile getirdiği tanınma talepleri vardı. Yâni genel siyasî çerçevede Rum Yönetimi tarafından bu söyleniyordu. Bu Uyum Protokolü ise, bir zorunlu tanıyıp tanımama sorunu ortaya çıkardı.
Şimdi bu protokolün yapılması özeline girmeden evvel, iki birim arasında genel olarak bir anlaşma yapılması hâlinde “acaba bu ne anlama gelir” diye bakmakta fayda var. Bir anlaşmanın iki yanı olur. Birincisi bizatihi o anlaşma ile düzenlediğiniz konudur. Uyum Protokolü; Gümrük Birliği’nin kurallarını, AB ile Türkiye arasında olan kuralları, bu kez yeni üye olan devletlere de uygulama şeklinde bir amacı ortaya çıkarıyor. Genel olarak bir anlaşmanın ikinci yanı ise, üstü kapalı etki şeklinde ortaya çıkar. Eğer bir devlet bir başka devlet olduğunu iddia eden birimle bir anlaşma yaparsa, bunun altında bir varsayım yatar; “Sen de devletsin, ben seninle dolayısıyla eşit eşite bir anlaşma yapıyorum”. Bu varsayım çerçevesinde eğer bir anlaşma yaparsanız, tanımış olursunuz.
Bir anlaşmada bu varsayımla hareket edildiğine göre, yâni “devletsin ve ben anlaşma yapıyorum seninle” şeklinde bir varsayımla hareket edildiğine göre, tanıma anlamı çıkarmak mümkün. Ama burada bir başka küçük bir ayrıma gidilir; “çok taraflı anlaşmalar” ve “iki taraflı anlaşmalar” diye. Çok taraflı bir antlaşmaya taraf olurken, devlet olarak tanımadığınız bir birim varsa karşınızda, o çok taraflı antlaşmanın tarafı olabilirsiniz. Ama tanımadığınızı da bir bildiriyle, koyacağınız bir çekinceyle ifâde etmeniz gerekir. Nitekim, Kıbrıs ile ilgili olarak Türkiye hâlihazırda bir çok “çok taraflı antlaşmanın” tarafıdır. Birleşmiş Milletler Antlaşması’na tarafız; onlar da var biz de varız. Daha bölgesel ölçekte aldığımızda da, Avrupa Konseyi’ne de yine aynı şekilde tarafız, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de tarafız. Çok taraflı antlaşmalarda özellikle sâdece işbirliğinin düzenlenmesi şeklinde bir durum söz konusu ise, birbirinizi tanımamanız olanaklı. “Bu antlaşma şu birimi tanıdığım anlamına gelmez” dersiniz. Bu durumda tanımamak mümkündür. Demek ki, çok taraflı antlaşmaya taraf olmanıza rağmen tanımadığınızı bildirmek sûretiyle bundan kurtulabilirsiniz. Özel ilişkilere de girmezsiniz o zaman. 
İkili antlaşmalarda ise sorun biraz daha karmaşıklaşıyor. Siz karşı karşıya gelip bir ikili antlaşma yaparsanız artık onu “devlet” varsaydığınız verisi çok temel bir veri konumuna gelir. Aksi takdirde, “niye böyle bir antlaşma yaptınız” denilebilir. Ama uluslararası hukuk devletlerin rızaları üzerine kurulan bir hukuk düzeni ve antlaşmalar da özellikle bunun gerçek aracı durumunda olduğu için, uluslararası hukuk, “ben antlaşma yaparım ama bu onu devlet olarak tanıdığım anlamına gelmez” demeye de izin verebilir. Eğer iki tarafta bu görüşte olursa. İki taraflı bir antlaşma yaparsınız ve o da kabul ederse, “bu benim seni tanıdığım anlamına gelmez” diyebilirsiniz.

2023- Ne gibi durumlarda bu mümkün?
Hüseyin Pazarcı- Örneğin yeni devlet olma iddiasıyla ortaya çıkmış bir birim var, siz onunla bazen ilişki kurmak zorunda olabilirsiniz. Meselâ konsolosluk ilişkileri. Çünkü o bölgedeki vatandaşlarınızla ilgili işlemleri eğer o bölgede onlar hâkimse onlarla yürütmek durumundasınız. Konsolosluk anlaşması yapma durumları olabilir. “Bu benim seni devlet olarak tanıdığım anlamına gelmez” şeklinde bir anlayışı ki, mutlaka böyle ifâde edilmesine gerek yoktur, o anlaşmanın içine konulması veya anlaşmayla birlikte ifâde edilmesi gerekir. İşte ülkeler üzerinde hak iddia eden ulusal kurtuluş hareketleriyle böyle anlaşmalar yapılabilir. Bu anlaşmalarda genelde, “devlet olarak tanımadım ama meselâ savaşan statüsü tanıdım” gibi bazı ara durumlar ifâde edilir. Bunun dışında bu tür anlaşmalar bazen devlet olarak tanımadan silâhlı çatışmalar sonucunda yapılabilir; ateşkes anlaşması, esir değişimi anlaşması gibi... Meselâ 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’yle Fransızlar’ın bir anlaşması vardır; esir değişimi ve ateşkesi sağlayan. Ama Fransa, “Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak vardır ve temsilcisi Ankara Hükümeti’dir” dememiştir. Daha pratik bir sorunu çözmeye yöneliktir bu anlaşma. O zaman o anlaşmanın içeriğinde tanımadığınızı ortaya çıkartacak ifâdeler kullanır ve yaptığınız işle sınırlı bir anlaşma yapmış olursunuz. İşte ikili anlaşmalarda da tanımadan bir anlaşma yapma gibi bir durum ortaya çıkar, ama bunlar sınırlı konular kapsayan ve sınırlı alanlarla ilgili olan anlaşmalardır. 
Şimdi Kıbrıs’la ilgili olarak GKYR’yle bir Uyum Protokolü imzalanması yoluna gidilirse acaba bu sonuç ortaya çıkar mı? “Türkiye kendi kendine ‘ben tanımıyorum’ demekle böyle bir sonucu elde edebilir mi” diye baktığımızda; bu biraz zor görünüyor. Çünkü Uyum Protokolü AB üyesi yeni devletlerle Türkiye arasında olacak. Ve düzenlediği konular itibariyle çok geniş bir protokol, bütün bir ekonomik işbirliği düzeni içine giriyorsunuz. Yukarıda ifâde ettiğim şekliyle sınırlı bir anlaşma burada söz konusu değil. Türkiye’nin “ben seni yok sayıyorum” deme şansı yok. Dolayısıyla “ben seni yok sayıyorum” demeniz anlam ifâde etmemeye başlıyor. Yok sayıyorsunuz ama alıyorsunuz ve veriyorsunuz. Gümrük Birliği’nin gerektirdiği bazı şeyler var, örneğin, ürünlerle ilgili olarak menşe şahadetnâmesi istenir. Bunu kimden isteyeceksiniz? Uyum Protokolü çerçevesinde Güney verecek. O zaman Kıbrıs’ın bütünü adına Güney’in işlem yapma gibi bir durum söz konusu olacak. Bunun gibi günlük işlemler çerçevesinde bir çok veride Güney’i muhatap alma durumunuz ortaya çıkar hâle gelecektir. Dolayısıyla, Uyum Protokolü gibi düzenlediği konu itibariyle çok geniş olan bir protokolün imzalanması hâlinde, işin özünde sizin onun varlığını üstü kapalı olarak artık en azından kabul etmiş olduğunuz şeklinde bir anlayış ortaya çıkar; “Ben seni tanımıyorum” deme olanağınız bulunsa dahi. Dolayısıyla yapılacak günlük işlemler ve yaşamanın koşulları çerçevesinde Güney karşınızdaki muhatap olacaktır. Onu dikkate alarak bir takım işlemler yaptığınızda tüm Kıbrıs adına bunu yapma durumunda olursanız, o zaman KKTC’yi kenara koymuş olursunuz. Bu Kuzey’in yavaş yavaş, bütün işlemlerde olmasa bile, bir takım işlemlerde reddi anlamına gelecektir. Dolayısıyla “tanımama” şeklinde bir olanak size beyanla filan tanınsa bile, bunu işin özü itibariyle, bu tür bir anlaşmanın içeriği vesilesiyle bunu sağlamanız biraz zor. Tersine tanıma işlemi şeklinde etkiler doğuracak bir durum ortaya çıkacaktır. Kaldı ki, Türkiye’nin bir beyanla “ben tanımıyorum” demesi, o anlaşmanın içeriğini ve onun tanıdığı yükümlülükleri ortadan kaldırmıyor. Bu Uyum Protokolü ister 10 üye ülke ile Türkiye arasında imza edilsin, ister her üye ile Türkiye teker teker imzalasın, değişen bir şey olmaz. 
Zaten Türkiye’nin, “ben tanımıyorum” demesi hâlinde Rum kesimi bunu kabul etmeyecektir. Şu ana kadar gösterdiği tutum da budur. “Nasıl ‘tanımıyorum’ diyebilir, bunu deme hakkı yok” diyecektir Rum kesimi. Bunu da, Avrupa Birliği’nin kendisini “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak içine almasına ve söz konusu devletin resmî hükümeti olarak da Rum kesimini kabul etmesine dayanarak söyleyecektir. AB, bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi dediğimiz birimi yaptığı Katılım Antlaşması’nda Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul edilmiştir. Katılım Antlaşması’na konulan bir ekle denilmiştir ki, “Şu anda fiilen denetimi elinde tutamadığı Kuzey ile ilgili olarak AB müktesebatı askıya alınmıştır.” Ama AB, “Tanıdığım Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hükümeti Kıbrıs Rum Yönetimi’dir” demiştir. Bunu Katılım Antlaşması’na koyduğu için bu bir birincil hukuk (primary law) değerindedir. Artık bunu ne Konsey, ne Komisyon, ne üye devletler tek tek veya topluca yapacakları işlemlerle değiştirebilirler, ne de Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı bunu hesaba katmayan bir değerlendirmede bulunabilir. Şimdi buna dayanarak Rum yönetimi diyecektir ki, “Sen bu Uyum Protokolü’nü benimle imzaladığın andan itibaren, ‘seni tanımıyorum’ dese bile fiilen olan yükümlülükler beni tanımanı gerektiriyor. Bunun da ötesinde ben AB için devletim ve onun hükümetiyim.” Dolayısıyla Türkiye, “seni tanımıyorum” dese dahi, bu antlaşma yapıldığı takdirde AB, Kıbrıs Cumhuriyeti ile yapılmış olan bir antlaşma olarak bunu değerlendirecek ve gerektiğinde de öyle yorumlayacaktır: “Kıbrıs’ı ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adı altında Kıbrıs Rum Yönetimi temsel eder” diyecektir. Bütün bu veriler sonucunda “tanıdım-tanımadım” gibi soyut laflar bir kenarda kalacaktır. Antlaşmanın içeriği, artı AB içindeki Kıbrıs Rum Yönetimi’nin konumu ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üye olarak alınmış olması vesilesiyle bunun ister istemez sonucu tanıma şeklinde ortaya çıkacaktır. Belki adım adım ortaya çıkacaktır ama daha sonra bunlar birikip, “tanındığı” şeklindeki bir sonucu meydana getirecektir. Uyum Protokolü’nü imzaladığınızda “ben seni tanımıyorum” deseniz bile bu metni imza edecek kişi, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına imzalayacaktır. Sonuç itibariyle, Uyum Protokolü’nün imzalanması sırasında istediğiniz şerhi düşün, böyle bir sonuç doğacaktır. Ama o istediğiniz şerhi de düşmenize muhtemelen müsaade etmeyecektir, Rum yönetimi. O şerhi düştüğünüz takdirde muhtemelen, “ben bu anlaşmayı imzalamıyorum” diyecektir. Bu yola gidecektir. Rum Yönetimi bunu dediği zaman AB üyelerinin, Konsey’in, Komisyon’un; “Sen bizim için devletsin ama öbür taraf için devlet değilsen, değilsin” demek ve bunu empoze edecek bir hakkı, hukuku, yetkisi olmayacaktır. İşin sonucu yavaş yavaş da olsa tanıma şeklinde bir durum doğuracaktır. Bu tanıma da Kuzey’i yavaş yavaş bazı işlemler bazında muhatap almama gibi bir sonuç ortaya çıkartacaktır. 


Kıbrıslı Türkler “Azınlık Statüsü”ne Düşebilir

2023- Bu imzadan sonra Türk askerinin KKTC’den çekilmesine varıncaya kadar bir dizi isteği olacaktır herhâlde Rum kesiminin? 
Hüseyin Pazarcı- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını kabul ettiğimizde, bugünkü fiiliyatla değişmiş durumu veri almış oluyorsunuz. Bunun üzerine Kıbrıs Rum Yönetimi işi daha ileriye götürme yoluna girebilecektir. Rum Yönetimi, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsilcisi olan benimle Uyum Protokolü imzalamış ve Katılım Antlaşması’nın görüşmelerine benimle girecek olan Türkiye’nin, bundan sonra şunlara şunlara uyması gerekir” diyebilecektir. İşte, “Askeri çekin, ‘KKTC’ diye bir şey yoktur onu tanımayı bırakın” diyecektir. Artık Kuzey de dahil bütün Kıbrıs üzerinde yetkinin kendinde olduğunu ifâde etmeye başlayacaktır. Bu birinci olarak Kuzey’i sıkıştırma, yok saydırma şeklinde olacaktır. İkinci hedef olarak da, oradaki Türk askerinin varlığını sona erdirme şeklinde olacaktır. Ama bunun da ötesinde üçüncü olarak, bugünkü yapısı çerçevesinde AB içine kabul edildiğine göre, Ada’daki Türkler’in statüsünü belirleme şeklinde bir adım atacaktır Rumlar. Dolayısıyla 1960’daki Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmaların dahi bir takım yanlarının uygulanmadığı bir yeni statükoyu bu kez Türkiye’ye ve Kıbrıs Türkleri’ne hukuken de kabul ettirme şeklinde bir hedefi olacaktır Rum kesiminin. Bu da Ada’da, 1960’da elde edilen hakların dahi gerisinde bir Türk kesiminin ortaya çıkması gibi bir duruma vesile olacaktır. Gerçi Kıbrıslı Türkler’in insan hakları vs. bakımından AB genel ilkeleri çerçevesinde bireysel düzeyde haklarını kaybetmesi pek söz konusu olmayacaktır, ama toplum olarak elde ettikleri “kurucu toplum” olma niteliklerini kaybetmeleri ve “azınlık statüsüne” düşmeleri gibi bir pozisyonla karşı karşıya kalmaları söz konusudur. Bu, hemen böyle bir statü tesis edileceği anlamına gelmez, ama bu sonuça gidebilecek bir durumun da başlangıcı olabilecektir. 

2023- Annan Plânı yeniden gündeme getiriliyor. Bu bağlamdan bakıldığında Türkiye’nin isteği şekilde ya da Kıbrıslı Türkler’in lehine bir plânın yeniden gündeme gelmesi pek mümkün gözükmüyor. Annan Plânı herhâlde Rumlar’ın istediği bir hâle dönüşerek yeniden masaya gelecek.
Hüseyin Pazarcı- Annan’ın 17 Aralık’ta özel olarak yemeğe çağrılması ve orada hazır bulunması dahi Plân’ın yeniden gündeme getirilmek istendiğinin işaretini veriyor. Annan Plânı’nın yeniden devreye girmesi kafalardan geçiyor gibi, ama işin mantığına baktığımızda da zaten Annan Plânı’nın devreye girmesi beklenen bir husustu. Çünkü Türkiye, “Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs’ın tümünü temsil eder bir şekilde tanımam” diye bir yaklaşım içerisine girdiğinde, AB’nin aklına iki tarafı bağdaştırabilecek bir çözüm yolu olarak Annan Plânı’nın gelmesi mantığın gereğiydi. AB’de, “iki tarafı birleştiren bir yeni Birleşik Kıbrıs devletini ortaya çıkarırsa; Türkiye’nin Uyum Protokolü’nü onunla imzalaması ortaya çıkacak sorunları da hâlletmiş olacaktır” şeklindeki bir anlayış var. Zaten AB’nin bu anlayışla hareket ettiğini Annan’ın bizzat Brüksel’e gelmesi de teyit etti. Annan Plânı’nın, adı öyle olur ya da başka olur, özü itibariyle masanın üzerine getirilmesi söz konusu. Bu sağlandığı takdirde AB’nin gözünde hem Türkiye açısından, hem AB açısından bir sorun kalmayacak, hem de AB kendine göre uluslararası düzeyde uzun süredir süren bir sorunu çözmüş olma “başarısını” göstermiş olacak. Şimdi bunun üzerine işi yoğunlaştıracakları görülüyor.
Türk hükümeti de bir sıkışma yaşanacağını anlamış görünüyor. Türk hükümeti; AB ile görüşmelere başlayabilmek için Kıbrıs sorununu çözmesi gerektiğini, çözmezse her hâlükârda inisiyatifinin kendi elinden çıkacağını ve Kıbrıs’ın parça parça elimizden gideceğini görmüştür. Yâni Kıbrıs sorunundaki siyasetimizi bundan sonra aynı şekilde yürütemeyeceğini hükümet görmüştür. Bütün bu veriler ışığında bizim hükümet, Annan Plânı çerçevesinde bir çözüme çoktan razı şeklinde bir konumda kalıyor. Bunu da, Annan Plânı’nın canlandırılması şeklinde zaten ifâde eder hâle geldiler. Hatta bırakın hükümeti, CHP bile aynı görüşü benimsedi. Basından gördüğüm kadarıyla, ABD ve AB’den Annan Plânı’nı tekrar devreye sokmaları için destekler isteyelim noktasına geldiler. Şimdi Türkiye’nin hükümeti bu görüşte olursa, ana muhalefeti bu görüşte olursa; “Türkiye tarafından Annan Plânı’nın tek çözüm formülü olarak algılandığı” şeklinde bir anlayış ortaya çıkar. Buna karşılık Annan Plânı’nı reddetmiş Rum Yönetimi, AB içinde elde ettiği, ayrıcalıklı ve dokunulmaz bazı yanları olan konumu itibariyle şu anda son derece rahat durumda. Rum Yönetimi, “Ben niye Annan Plânı’n aynen, olduğu gibi kabul edeyim” şeklindeki bir anlayışı benimsemiş durumda. Bunu da zaten yine Papadopulos ve Rum basını ifâde ediyor. “Annan Plânı’nın referanduma sunulan son şeklini her hâliyle kabul etmeyiz” şeklindeki görüşler Rum basında yer alıyor. Yâni Rum Yönetimi, “Benim lehime olacak, ‘hayır’ dememin gerekçesini ortadan kaldıracak başka ödünler sağla” diye ortaya çıkacaktır, AB içindeki o ayrıcalıklı, dokunulmaz konumuna dayanarak. Rum Yönetimi bunun üzerinde ısrarlı olacaktır. Onlar kendi lehlerine değişecek bir Annan Plânı’na taraftar bir pozisyonla bu pazarlığa başlayacaklardır. Türkiye ise, neredeyse “Annan Plânı olsun da, ne olursa olsun”u kabul edecek bir pazarlık pozisyonunda kalmış durumda. 
Bunu böyle söylemiyor hükümetimiz ama çözümü bunda gördüğüne göre bu yola girme durumunda kalacak. Dolayısıyla bunu Türkiye’ye iç politikada kabul ettirecek bir takım söylemler içine girecektir hükümet. Bunu kendilerine taraftar olan, ki büyük ölçüde taraftar galiba, medya aracılığı ile yapacak ve başka bir sürü veriyle bu şekilde sunmaya çalışacaklar. Dolayısıyla bu çerçevede Türkiye o referanduma sunulan Plân’ın daha gerisinde bir pozisyon kabul ettiği takdirde ve ona göre ödün verdiği takdirde, Rum Yönetimi belki bir Birleşik Kıbrıs fikrini benimseme yoluna gidecektir. Rumlar arasında muhtemelen o hâlini dahi benimsemeyecekler bulunacaktır. Papadopulos belki bunlardan biri olacaktır. O zaman AB, ki o senaryoyu muhtemelen yavaş yavaş hazırlamaya başladılar, en büyük parti olan AKEL üzerinde bunu kabul ettirmek şeklinde bir yola başvurabilir. AKEL’in “evet” demesi durumunda Papadopulos da bir şey yapamayacaktır.


Uyum Protokolü Taslağı Açıklanmalı

2023- Uyum Protokolü’nün içeriği tam olarak belli mi?
Hüseyin Pazarcı- Uyum Protokolü ile ilgili olarak sağlam değerlendirmeler yapmak için, “fiiliyatta tanıma anlamına gelirdi, gelmezdi” şeklindeki tartışmaların açıklığa kavuşması için protokol metninin tümünün toplumumuza biran önce açıklanması gerekmektedir. Çünkü AB Komisyonu’nun 6 Ekim tarihli raporunda Temmuz ayında AB Komisyonu’nun bir Uyum Protokolü taslağını Türkiye’ye verdiği belirtiliyor. Onun içeriğindeki ifâdelere bakarak bu metnin fiiliyatta ve hukuken tanıma anlamına gelip gelmediği ve KKTC’yi devre dışı bırakıp bırakılmadığını anlamamız mümkün olabilir. Dolayısıyla hükümetin taslağı bir an önce açıklaması ve bunun üzerinden işin değerlendirilmesi gerekecektir. Aksi takdirde, “tanıdık-tanımadık” şeklindeki soyut laflar çerçevesinde bir tartışmaya dönecektir iş. Eğer bu açıklanmazsa; Türk toplumu, KKTC Türk halkı işin özünü bilemeden bazı sonuçlara katlanma durumunda bırakılmış olacaktır. Bu tabiî başka olumsuzluklara ve toplumumuzda farklı endişelere de yol açacaktır.

2023- Biz bu anlaşmayı yaptık bunu geri döndürme şansımız da yok herhâlde hocam?
Hüseyin Pazarcı- Eğer AB üyesi olmaktan vazgeçersek bu mümkün. Yâni bugünkü ortaklık ilişkisinin reddine kadar iş gidecektir. Çünkü AB’nin bu anlaşmayı 15 ülke ile yapmamıza ve yeni üye olan 10 ülkeyle yapmamamıza “tamam” deme hak ve yetkisi yok. Bir bütünleşme hareketi bu ve sizin sâdece “Uyum Protokolü’nü yok sayıyorum” deme gibi bir hukukî, siyasî olanağınız yok. Tümünden vazgeçmiş olursanız, böyle bir anlaşmayı yok saymanız mümkün. Bu da kolay yapılacak bir şey değil, yapılırsa devrimsel bir nitelik gösterecektir o zaman.

2023- Anlaşıldığı karadı ile metinler çok ince bir diplomatik lisan ile hazırlanmış zira 17 Aralık’tan 10 gün sonra hükümet AB’ye kalıcı derogasyonların kabul edilemeyeceğine ilişkin bir nota veriyor. Belki bu tartışmaların kamuoyu nezaretinde önceden yapılması, neyin kabul edildiğinin çok daha açık bir şekilde anlaşılmasına vesile olur. Geri dönüşü olmayan bir yola belki de sapılmasına daha az imkân tanır. 
Hüseyin Pazarcı- Çeviriler bazen o kadar önemli oluyor ki, Türkçe’ye çevrilmesi halkımızın anlaması bakımından gerekli ama o çeviriler çok uzman kişilerce yapılı. Benim elimde 17 Aralık kararının İngilizce asıl metni var. Ciddî bir gazetemizin yaptığı çeviride 19. paragrafta yer alan bir terim benim dikkatimi çekti meselâ; “On yeni ülkenin katılımını hesaba katarak” diye çevrilmiş. Hâlbuki “ülke” terimi geçmiyor orada, “State” geçiyor. Yâni “Oon yeni devlet” diyor metinde. Daha bu tür terimlerle bile size, “Kıbrıs Cumhuriyeti devlettir” dedirttirmiş olmaya başlıyorlar. Bir de Uyum Protokolü’ne geçtiğiniz de kim bilir neler söylenecek, konulacak? Dolayısıyla o terimler üzerinde duyarlı davranmadığınız takdirde, bir hukukçunun çıkartacağı, teknik bilgiye sahip bir diplomatın çıkaracağı bazı şeyler var ki, onları anlamamış olursunuz. Bu mutlaka kötü niyetle yapılıyor demiyorum ama o terimlere de dikkat etmek lâzım. Dolayısıyla bu metni açıkladıklarında hem orijinal antlaşma metninin taslağını, hem de Türkçe’sini açıklamakta yarar var. Ama ondan sonra görüşmeler yapılacak ve son şekli verilecek tabiî. Bunun için de en azından bu konuda uzman olan kesimlerin bilgilendirilmesi lâzım. Onların; şunlar kabul edilirse bu bize şunu kaybettirir, sonucu KKTC’yi ortadan kaldırmaya varır veya varmaz gibi değerlendirmelerini sağlıklı yapmaları için. Türk toplumunun bunu bilmeden, yutturma şekliyle böyle bir belge ile karşı karşıya kalması; toplumumuzda rahatsızlık, duyarlılık yaratacaktır. Hiçbir zaman olumsuz bir dünyaya gidilmesini istemiyoruz ama Türk toplumunun değer verdiği belirli bir takım konular var, onun sağlanmasına çalışmak lâzım. O zaman 3 Ekim’de “ille de görüşmelere başladım” demeyi sağlamak için bir takım ödünler verileceğine, belli bir süre sonra da olsa Kıbrıs sorunu Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri’nin beklediği şeyleri de elde ederek çözme kavuşturulduktan sonra görüşmelere başlamak daha uygun olabilir. “Tarih alacağız” diye kesin bir yaklaşım benimsemek yanlış olur. Tarih alınca yürütülen müzâkereler içinde ve sonunda elde edeceğiniz şeyler sizin çok zararınıza olacaksa; bu açıdan duyarlı olunmasında yarar var tabiî.

2023- Metinde yer alan “açık uçlu” ifâdesi de bir hayli tartışma yarattı bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Hüseyin Pazarcı- Tabiî “açık uçlu” ifâdesini görüşmelerin ne zaman sonlanacağı şeklinde anlama olanağı var ama sâdece öyle anlamak olanağı yok. Normalde üye olacaksanız Katılım Antlaşması görüşmeleri yapılır. Katılım Antlaşması yazılır, amaç budur. Katılım Antlaşması demek, tam üye olmak üzere bunun yapılması demektir. O Katılım Antlaşması’nın içinde bile tam üyeliğin bugüne kadar anlaşıldığı kapsamının ötesinde bir üyelik formüle edilmesi düşünülüyor, o risk bile var. Ama burada açık uçluluk sözü ile kast edilen ikinci durumdur. Yâni eğer tam üyelik amaçlı görüşmeler başarı ile sonuçlanmazsa, AB Türkiye’ye diğer 25 ülkeye tanıdığı hakları tanımaz ve bunu Türkiye’ye kabul ettiremezse ayrıca Türkiye’yi sindiremeyeceğini düşünürse; işte o zaman Katılım Antlaşması’nın nitelik değiştirmesi gündeme geliyor. Tam üyelik şartları içermeyen ve daha özel bir statü içeren bir pozisyonu ifâde etmek için “açık uçlu” terimi kullanılıyor. Sâdece süre ile ilgili yorum bu anlamda doğru olmayan bir yorumdur. Eğer başka açıklamalar olmasaydı belki “budur” denilebilirdi ama başka açıklamalar var. Tam üyelik olmasın, başka bir yol bulunsun şeklinde bir anlayışı ifâde ediliyor. Bu bağlantı içinde onu yorumlamak lâzım, üstelik 17 Aralık kararında böyle bir ifâde de var zaten. Bunu bu karara koydukları içinde önümüze sonuna kadar çıkartabileceklerdir. Mutlaka başka bir statü ile sonuçlanacak demiyorlar ama sonuçlanabilir, “bu hakkı mahfuz tutuyoruz” diyor AB. 

2023- Metinde Türkiye’nin tam üyelik statüsünün verilmeyeceğini dile getiren derogasyonlar ve kalıcı koruma önlemleri var. Bunları Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı’na götürülerek değiştirilebileceğini ifâde edenler var. Bu mümkün mü?
Hüseyin Pazarcı- Bu uluslararası hukuku ve AB hukukunu bilmemekten kaynaklanan bir yaklaşımdır. Kesin olarak bu olanak yoktur. Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı birincil hukuk niteliğinde sayılan temel kurucu antlaşmaları, ki Katılım Antlaşmaları da o niteliktedir, hiçbir şekilde yorumlamak sûretiyle iptali yoluna gidemez. İrade antlaşmanın içinde bu şekilde ortaya konmuşsa, o zaman Katılım Antlaşması o niteliğiyle aynen uygulanacaktır. “AB bir bütünleşme olayıdır, bütün üye devletler arasında aynı kurallar uygulanır” şeklinde bir genel anlayışla AB hareket ediyor ama bazen bir takım istisnalar olmuştur. Meselâ AB’ye katılırken İngiltere Kıbrıs’taki İngiliz üslerini, AB’nin kurallarının uygulanmayacağı bir alan olarak AB’ye kabul ettirmiştir. Ve o şekilde yapılmıştır antlaşma. Ondan sonra Avrupa Adâlet Divanı’nın; “Birlik ülkelerinin tümünde aynı kurallar uygulanır. İngiltere Kıbrıs’taki üsleri niye bunun dışında tuttu” deme hakkı yoktur. Antlaşma o şekilde kabul edilmiştir, onu küçük bir coğrafî alan istisnası olarak koymuştur. Bizimle ilgili olarak yapılacak antlaşmada, serbest dolaşım hakkını, tarımla veyahut da yapısal fonlarla ilgili verileri sürekli istisna şekline koyan bir hüküm yer alırsa ve herkes bunu kabul ederse; ondan sonra bütün üye devletler ve ayrıca AB’nin ilgili kurumları onaylayıp bu yürürlüğe girerse; artık Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı’nın önüne gidip bunu iptal ettirmeniz söz konusu değildir. Bu birincil hukuktur. Birincil hukuku Avrupa Toplulukları Adâlet Divanı asla değiştiremez. Konsey, Komisyon gibi AB’nin ilgili kurumları da asla değiştiremez. Bu AB müktesebatının temel verisidir.

2023- Türkiye’de AB’ye uyum çerçevesinde Anayasal değişiklikler yapılacak bu hususta bilgi verebilir misiniz?
Hüseyin Pazarcı- Anayasamızda bazı değişikliklerin yapılması gerekiyor, AB müktesebatına uyumunun sağlanması için. Bu şu ana kadar yapılmadı, zaten hemen yapılması da gerekmiyor. Bir gün tam üye olunması durumuna çok yaklaşıldığında yapılabilir. Meselâ Anayasamızın 6. maddesi var; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır”. Bugünkü anayasamız çerçevesinde bu yetkiyi kullanma yetkisindeki organlar; Meclis, Hükümet, Yargı Organları ve Cumhurbaşkanı’dır. Dolayısıyla AB üyesi olunduğunda oradaki Konsey kararları, ki tüzük adını veriyoruz ve devletteki yasalara tekabül ediyor, bütün üye devletlerde doğrudan uygulanır niteliktedir. Yönerge ya da direktif dediğimiz bir takım AB kararları yine sonucu itibariyle üye devletleri kesin bağlıyor ama bunun yürürlüğe konmasıyla ilgili bazı yetkiler hükümetlere bırakılıyor. Şimdi bunlar bağlayıcı kurallar ve bütün üye devletlerde doğrudan uygulanabilme durumundalar. Türkiye’de AB Konseyi’nin aldığı bir tüzüğü yasa gibi uygulayabilmeniz için, egemenlikle ilgili kaydın esnekleştirilmesi gerekiyor. Bazı AB üyesi devletlerin anayasaları buna müsait olduğundan değiştirmeye gerek görmediler. Ama anayasaları buna müsait olmayanlar anayasa değişikliği yaptı. Yazılı anayasası olmayan ülkeler ise, İngiltere gibi, “European Community Act” adı verilen temel yasa çıkartmak sûretiyle bu kuralların kendi ülkelerinde uygulanabilmesi olanağını hukuken tanıma yoluna gitmiştir. En temel değişiklik bu olmakla birlikte temel bazı değişiklikler olacak. Ama AB müktesebatı ve gereklerini iyi bilmek ve onları doğru yerine getirmek önemli. 
     

Son Güncelleme Tarihi: 15.EYLÜL.2004
Bu Site 2023 Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır
Webmaster: Mustafa Nazif