E-mail: bilgi@2023.gen.tr


2023 e-grubuna üye olmak için tıklayınız

Dağıtım Noktaları » Abonelik Formu » Görüş ve Öneriler »

Savaşa Beş Kala...
Çekiç ile Örs Arasında Sıkışan Mazlum Halk
Irak Türkmenleri

Türkmeneli Partisi Onursal Başkanı
Rizay SARIKÂHYA ile Söyleşi:

Türkiye Kerkük - Musul'da
Garantörlük Hakkı Elde Etmelidir

Irak Millî Türkmen Partisi Onursal Başkanı
Mustafa Kemal YAYÇILI ile Söyleşi:

Saddam Körfez Savaşı'nda Olduğu Gibi
Çokuluslu Bir Güçle Devrilir

Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
ABD'nin Irak'a Müdâhalesinin
Önünde Ciddî Güçlükler Bulunmaktadır

Doç. Dr. Hasan ÜNAL
Türkiye ve Irak: Adım Adım
Savaş Senaryoları

 

 


17. SAYIMIZ 15 EYLÜL'DEN İTİBAREN GAZETE BAYİLERİ VE KİTABEVLERİNDE

SUNUŞ

Türkiye'nin AB macerasını "sahte cennete sanal tren yolculuğu" olarak tanımlamak abartılı bir hassasiyetin ürünü değil, yaşananların bizzat zihniyet dünyamıza yansımasıdır. Özellikle iki kutuplu dünya tasarımının ortadan kalkması ile giderek ivme kazanan küresel hâkimiyet mücâdelesinde, Türkiye ve Avrasya coğrafyası yeni emperyalist plânların hedefi hâline gelmiştir. İşte bu plânların "Türkiye yetkili bayiliğini" yapan bazı çevreler, vaat ettikleri "sahte cennet" tasarımına "sanal" bir tren yolculuğu önererek, Atatürk'ün kurduğu üniter devlet yapısını parçalamayı hedeflemektedirler. Türk milletinin sonsuza kadar varlığını tam bağımsız olarak bu coğrafyada devam ettirmesinin, kendi küresel hâkimiyet plânı ile örtüşmediğini gören AB çevreleri tarafından yürütülen bir harekâtın neticelerinin yansımalarını şu günlerde siyasal hayatımızda çok yoğun bir şekilde yaşamaktayız. Belli bir merkezden düğmeye basılmasıyla başlatılan "anti-millî darbe", karşı plânların devreye sokulması ile şimdilik önlemiş olsa da, önümüzdeki aylarda Türkiye'de çok ciddî çatışmaların yaşanacağına işaret etmektedir
Ayrıntılar İçin Tıklayınız...

Teknoloji

Kanser Hücresi ile Felç Tedavisi Farelerde Başarılı Oldu
Hem Fare Hem Klavye
Orman Yangınlarına Karşı Dev Hava Balonları
Amerikan Polisi, Plajları Özel Kameralarla Tarayacak
Vitamin Hapları Sâdece Para Kaybıymış...
Hubble Çöken Yıldızı Yakaladı
Kanseri "Zap"layacak Makine
Scott eVest 2.0: Bond Ceketi
USB Parmakdisket
Intel Pocket PC Camera

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcı Şükrü Sina GÜREL ile Söyleşi
AB, Güney Kıbrıs İle İlişkilerini Ne Kadar İlerletirse, Türkiye de Kuzey Kıbrıs İle İlişkilerini O Kadar İleriye Götürecektir

2023- Basına yansıyan bazı haberlerde ve kimi yetkililerin yaptığı açıklamalarda sanki Türkiye Kıbrıs politikasının bazı noktalarında değişiklik yapıyor izlenimi ediniliyor. Türkiye'nin Kıbrıs politikasında değişmeler var mı?
Ş. S. GÜREL-Türkiye'nin Kıbrıs politikasında herhangi bir değişiklik yoktur, sözünü ettiğiniz açıklamalar, sözünü ettiğiniz tereddütler de böyle bir politika değişikliğini gerçekleştirebilecek kimselerden gelmiyor doğrusu… TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bugünkü hükümet Türkiye'nin Kıbrıs'la ilgili daha önceki geleneksel bakışını benimsemiş durumdadır. Bunda hiçbir değişiklik yoktur.

2023-Mesut Yılmaz Bey'in doğrudan görüşmeler yapılırken Sayın Denktaş'ın biraz daha esnek olmasına yönelik açıklamaları bu düşünceyi de beraberinde getiriyor, biz çok katı bir tutumu mu izliyoruz Kıbrıs'ta? Yılmaz'ın açıklamalarını bu noktada nasıl değerlendiriyorsunuz? Hükümetin herhangi bir değişiklik getirmediğini belirttiniz, ama hükümetin bir ortağı da Sayın Yılmaz?
Ş. S. GÜREL- Sayın Denktaş'ın, şimdiye kadar -yalnızca bu doğrudan görüşmelerde değil, daha öncesinden de başlayarak- Kıbrıs ile ilgili bütün müzâkerelerde asıl yapıcı taraf olduğunu maalesef bazıları görmezlikten geliyorlar… Bu görüşmeleri de öneren, bu görüşmelerin başlamasını sağlayan, üstelik bu görüşmelerde en yaratıcı önerilerle masaya gelen de yine Sayın Denktaş olmuştur. Dolayısıyla başkalarının bakışını benimseyerek ve başkalarının tasarladığı gibi Sayın Denktaş'ı bir köşeye sıkıştırıp Kıbrıs konusunda bir sözde ilerleme sağlanmasını savunmak, devlet adamlığına da yakışmaz, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin sorumluluğunu paylaşan birinin tavrı da olamaz. Sayın Yılmaz da zâten bunu gördü ve hatasından döndü.


Türkiye'nin AB Üyeliği, Perspektif Zaafları
ve Tartışma Ahlâkı

Dr. Esat ÖZ

Giriş: Siyasal ve Entelektüel Ahlâkın Boy Aynası Olarak AB Tartışmaları
Türkiye'de Avrupa Birliği (AB) üyeliği tartışmalarının olabildiğince yoğunlaştığı bir dönemin yaşandığına şüphe yoktur. Medya ve siyaset zeminlerinde, genellikle de tek taraflı ve maksatlı olarak yürütülen kampanyalar, hiç şüphesiz oldukça yararlı ve öğretici dersler de içermektedir. Diğer bir deyişle, Türkiye, son zamanlarda siyasal ve entelektüel ahlâk seviyesindeki erozyonun tarihe geçecek boyutlara ulaştığı bir süreci yaşamaktadır.
Gerçekten de, ülkemizin muhtemel AB üyeliğinin pazarlanma biçimini, ne demokrasi kavramı ve bilinciyle, ne "aydın namusu"yla, ne de vatanseverlik erdemiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü, ortalıkta, sâdece pazarlama tekniğinin değil, "pazarlanan ürün"ün kalitesi ve maliyetinin eleştirilmesini, hatta tartışılmasını bile engellemek isteyen bir anlayış ve propaganda taarruzu hüküm sürmektedir. AB meselesini, Türkiye için "varoluş" ile "yokoluş" arasında keskin ve tehlikeli bir kutuplaşmaya indirgeyen bir grup siyaset esnafı ile büyük sermayenin yarattığı kasırga, bütün zihinleri bir şekilde nüfuz ederek teslim almaya niyetli görünmektedir.
Böyle bir AB yaklaşımı ve icâzet mekanizması/mantığı açısından, AB'nin yapısını, hedeflerini, Türkiye'nin üyelik sürecini ve AB yönetiminin Türkiye politikalarını tartışmaya, sorgulamaya ve bunlara bazı çekinceler koymaya çalışmanın "ihânet" ile eşdeğer olması kaçınılmazdır. Hatta, düşünmeye bile gerek yoktur; çünkü karşımızda evrensel doğruluğu tescil edilmiş ve bütün insanlığın hizmetine adanmış bir "yeryüzü cenneti"(!) bulunmaktadır. Adı AB olan "yeryüzü cenneti"nin, yine adı Kopenhag kriterleri olan "nas"ları yerine getirildiğinde, Türkiye millet ve devlet olarak istasyonda hazır bekleyen trene binmiş ve yerine ulaştığında da hidâyete erip refaha kavuşmuş olacaktır.



Soğuk Savaş Sonrası Dönemi Koşullarında Avrupa Birliği'nin Çağrıştırdıkları
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK

Avrupa Birliği(AB)-Türkiye ilişkilerine, çağrıştırdığı için, öncelikle Şark Meselesi ışığında bakmakta yarar vardır. 1815 Vi-yana Kongresi'nde Rus delegasyonu tarafından gündeme getirilen Şark Meselesi, başlangıçta Osmanlı'nın dağılmasını önlemeyi amaçlamıştır. Bir taraftan Osmanlı'nın gücünün tam olarak kestirilememesi, diğer taraftan Osmanlı'nın geriye itilmesinin muhtemel sonuçları üzerinde tam bir hazırlığın yapılmamış olması, başlangıç olarak bu amacın belirlenmesinde etkili olmuştur. Şark Meselesi'nin müteakip adımları, Türkler'i Avrupa'dan atmak, Anadolu'dan atmak ve en nihayet atayurtları olan Orta Asya'ya geri göndermek şeklindedir. Tarihe bakıldığında, olayların adım adım bu yönde olduğu görülür.
Osmanlı Devleti, bu süreç içerisinde yıkılmış; Mustafa Kemal ve arkadaşları, ancak Millî Mücâdele döneminde bu süreci durdurabilmişlerdir. Millî Mücâdelece kazanılan başarı, Avrupa ülkelerinin Şark Meselesi kapsamındaki Türkler'e yönelik bilinen hedeflerini sekteye uğratmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın sona erdiği ve Anadolu'daki Millî Mücâdele'nin Ankara'nın lehine bir mecraya girdiği dönemde, bir taraftan 1917 Ekim Devrimi ile yeni bir rejimi benimseyen Rusya'da Bolşevikler'in Kafkasya'ya ve Orta Doğu'ya yönelmeleri, diğer taraftan Fransa'nın İngiltere'nin Orta Doğu'da izlediği politikadan rahatsızlık duyması, Şark Meselesi'nin hız kaybetmesine neden olmuştur. Şark Meselesi'nin arkasında yer alan devletlerin, konjonktürel olarak çıkar çatışması içine girmesi, sürecin etkinliğini kaybetmesine yol açmıştır.


Avrupa Birliği:
Bir Leylâ Düşü'nün Tuzağında Şeytan Aldatması

Kubilay KAVAK

Giriş Niyetine: Aşkın Masalı Bile Zor
Mecnun'un Leylâ'ya olan aşkı edebiyatımızın meşhur hikâyelerinden biridir. Hikâyenin ne oranda gerçek olduğu şüphesiz ayrı bir yazı konusu teşkil eder, fakat Mecnun'un aslında Leylâ'ya değil aşkın bizâtihî aşkın kendisine vurgun olduğu hususunda genel bir mutabakat vardır ve hikâyenin hemen bütün versiyonlarında işin gelip bu gerilimli noktaya dayandığı mâlumdur.
Sözkonusu edilen şey bir bireyin başka bir bireye aşk duyması olduğunda konu sâdece edebiyat ve belki biraz da psikolojinin ilgi alanına girmektedir; ne var ki bir topluluğun başka bir topluluğa, üstelik de hikâyedekinin aksine "tek yönlü" bir aşk duyması, bütün sosyal ve toplumsal bilimleri ilgilendirmekte, -yürütülen pis propagandanın etkisiyle bu aralar nereye kayboldukları belirsiz- akıl, mantık ve sağduyu çerçevesinde ele alınması gereken bir konu hâline gelmektedir.
İşin daha vahim ve incitici olan tarafı şudur ki, Mecnun'un Leylâ'yı sâhiden isteyip istemediğinin tespiti sıhhatli bir tartışma ortamında yapılamamakta, "kesin istiyordur" peşin hükmü tarafgir bir-iki anketör kuruluşun vâveylâları arasında cümle âleme ilân edilmektedir.
Oysa oğlunu biran evvel başgöz etme sevdâsındaki "babalar"ın, zevzek bir düğün telâşı yaşayan "bacılar"ın anlayamadığı, anlamak istemediği ve belki de düğün tarihini ebediyete erteleyen üç temel husus bulunmaktadır:
1. Mecnun'un kafası bu konuda bir hayli karışmış durumdadır, Leylâ'nın güzelliğinin zihninin kendisine oynadığı bir oyun olduğundan şüphelenmektedir ve Leylâ'yı gerçekten isteyip istemediğinden pek emin değildir.
2. Leylâ da bu aşka pek -hatta hiç- taraftar değildir. Bu yüzden heves kıran nazlarla işi yokuşa sürmekte, Mecnun'u toplum nezdinde Mecnun yapan değerlere saldırmakta, "bu kadarı da olmaz!" dedirten taleplerde bulunmakta, böylelikle Mecnun'u yıldırmaya çalışmaktadır.
3. Yılların tecrübesiyle arasıra Mecnun'a akıl veren ihtiyar tarih dede, Mecnun'a Leylâ'nın ak yüzünün ve sim teninin câzibesine aldanmaması gerektiğini, onun tatlı sözlerinde zehir, kalbinin gerisinde şiddet ve şâibeli geçmişinde "namus lekeleri" olduğunu söylemektedir.


Güneşe Akın Var da Kalan Biz miyiz?
M. Ragıp VURAL

"Akın var güneşe akın,
Güneşin zaptı yakın."
Nazım Hikmet
"Güneşe akın var da kalan biz miyiz?"
Necip Fazıl

İki ayrı şair duyarlılığının güneş imgesi etrafında dile getirdikleri bu ifâdeler, belki "şiirimizde imgeler ve anlamları" içerikli bir yazının girişine daha çok yakışırdı, ama bu ifâdelerin aynı zamanda "AB trenine binmek-treni kaçırmak" üzerine kurgulanmış Türkiye gündemine çok uygun düştüğü de açıktır. Buradaki tek uygunsuzluk, olsa olsa mısralarda AB'yi savunanlar ve AB'nin karşında olanlar arasındaki ideolojik kamplaşmadan bahsedilmemesidir.
Bilindiği üzere, AB'yi savunanlar ile AB'ye karşı duranların tek bir yerden beslendiklerini söylemek mümkün değildir. "Herkesin AB'si kendine" dedirtecek kadar farklı argüman ve fikirlerin serdedildiği bu kaos ortamında, olaylara objektif bakmak giderek zorlaşmakta ve hatta imkânsız bir hâle gelmektedir. 1957 yılında imzalanan Roma Anlaşması ile kurulan bugünkü AB'nin geçen zaman içinde keyfiyet ve kemiyetinde yaşanan gelişmeler, 1958 yılında Roma Anlaşması'nı imzalayarak ortaklık talebinde bulunan Türkiye'ye de yansımıştır. Ama ne yazık ki Türkiye, bu değişim ve dünyada meydana gelen yeniden yapılanma süreçlerinin gözardı edildiği statik bir duruşa mahkûm edilmeye çalışılmaktadır.
Bu değişmelerden en önemlileri şüphesiz, soğuk savaş sürecinin sonra ermesi ile birlikte iki kutuplu dünya algılamasının yerini entegrasyon sürecinin şekillendirdiği tek kutuplu veya çok kutuplu (bunu ülkelerin zaman içindeki tavırları ve ABD'nin hegemon olmaya ne kadar muktedir olduğu belirleyecektir) dünya tasarımlarına bırakması ve ulus-devletlerin kaderinin de uluslarüstü organizasyonlara ve çokuluslu şirketlerin eline teslim edilmeye başlamasıdır.
1990'lı yılların yükselen trendi olan; yerel, bölgesel ve küresel entegrasyon süreçleri, iki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra boy vermek için hem verimli bir ortama hem de fikrî bir atmosfere kavuştu. O tarihten itibaren sahnelenen Yeni Dünya Düzeni'nin en büyük rakibi ulus-devletler ve yerel sermayeler olarak görülmeye başlandı. İki kutuplu dünyanın mihver ülkesi Türkiye de bu süreçten bağımsız olmamıştır. Dahası, Sovyetler'in göreceli olarak boşalttığı Avrasya coğrafyasını doldurmaya en yakın aday ülke konumuna -kendisini lâyık görmese de, coğrafyanın ve kültürel hinterlandın getirdiği mecburiyetler sebebiyle- sâhip olması, onu çokuluslu şirketlerin ilgi ve operasyonlarına mâruz bırakmış, aynı sebeple küresel ve bölgesel güç adayı ülkelerin de ilgi alanına dahil etmiştir. Bu ilginin iyiniyetli yansımalarını görmek mümkünse de, ülkeler arası ilişkilerin karşılıklı çıkar esası üzerinde yükseldiği gerçeği gözden ırak tutulmalıdır.

 

İÇİNDEKİLER
TEMMUZ 2002 - Sayı 15
Teknoloji
Sahte Cennete Sanal Tren Yolculuğu
Kazım ÜTÜK
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şükrü Sina GÜREL ile Söyleşi
AB, Güney Kıbrıs İle İlişkilerini Ne Kadar İlerletirse, Türkiye de Kuzey Kıbrıs İle İlişkilerini O Kadar İleriye Götürecektir
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN ile Söyleşi
Küresel Planların Çatışma Merkezi: Türkiye-Kıbrıs
Soğuk Savaş Sonrası Dönemi Koşullarında Avrupa Birliği'nin Çağrıştırdıkları
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Güneşe Akın Var da Kalan Biz miyiz?
M. Ragıp VURAL
Avrupa Birliği: Bir Leylâ Düşü'nün Tuzağında Şeytan Aldatması
Kubilay KAVAK
Bir Tutarsızlıklar Manzûmesi Olarak AB Yetkililerinin Türkiye Yaklaşımları
Ahmet Selçuk CAN

Dünden Bugüne Kıbrıs

Gözucu
Hazırlayan:Fatih YILMAZ

Kültürel Tehditler Karşısında Türk Kültürünün Geleceği
Doç. Dr. Özcan YENİÇERİ
Gelecek 20 Yıla Dair 10 Cüretkâr Uzgörü
Ian PORTSMOUTH/Çev. Selin E. KORKMAZ
Okuma Salonu
Hazırlayan:Mehmet KUTAY

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN ile Söyleşi

Küresel Planların Çatışma Merkezi: Türkiye - Kıbrıs

A. ÇEÇEN- Türkiye Kıbrıs'a savaşı düşünmeden sâdece kendi soydaşlarını korumak, sâdece kendi güvenliğini korumak, sâdece bölgedeki dengelerde karşı blok olan Sovyetler Birliği'nin öne geçmesine izin vermemek ve Rumlar'ın bundan yararlanarak Türkiye'nin aleyhine bir konumu uluslararası hukuka göre geliştirmesine izin vermemek üzere 1974'te bir barış harekâtı düzenlemiştir. Kuzey Kıbrıs'ı ayırmış, yeşil hat çekmiş, soydaşlarını kuzeyde toplamış, güneydeki toprakları Rumlar'a bırakmış, Rumlar da kuzeydeki toprakları Türkler'e bırakarak güneye çekilmiş, ada fiilen ikiye bölünmüş ve bir çözüm kendiliğinden gündeme gelmiştir.
Yâni Kıbrıs meselesi aslında barış süreci içerisinde, 1960'ta çözüme bağlanmış, ama sonuçsuz kalınca 1974'te bu sefer güçler dengesinin çözümüyle, Kıbrıs meselesi Türkiye açısından çözülmüştür. Dolayısıyla bugün gelinen süreçte Türkiye'nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur. Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğünü iddia eden Yunanistan'dır. Çünkü Yunanistan hiçbir zaman Kıbrıs'ta bir Türk varlığını kabul etmek istememiş, Türkler'i yok etmek istemiş, nasıl Girit Adası'nı Avrupalılar'ın baskısıyla, Batılı emperyalist ülkelerin desteğiyle Osmanlı'nın elinden aldıysa, aynı şekilde ikinci bir Girit olayını Kıbrıs'ta gerçekleştirmek istemiştir. Bu çerçevede Batılı emperyalistlerin desteğiyle Enosis dâvasını yürütmüş ve kendi megalo idea'sını, -yâni biliyorsunuz Yunanistan'ın "büyük ülkü"sü, Bizans'ı yeniden kurmaktır- yâni Konstantinapolis dedikleri İstanbul'u merkez alıp, bugünkü Ege'yi ve Doğu Akdeniz'i yeni bir Bizans yapılanması çerçevesinde birleştirmeyi hedefleyen megalo idea'sını gerçekleştirmek için Batılı emperyalistlerle Türkiye'ye karşı sürekli olarak işbirliği yapmıştır.
İşte birçok aşamalardan geçerek Kıbrıs meselesi günümüze kadar gelmiş, küreselleşme sürecine girildiğinde, yâni 1990 sonrasında -dünya tabiî çok başka konularla uğraştığı için, Balkanlar'daki çözülme, Kafkaslar'daki, Orta Asya'daki çözülme, Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Ortadoğu'daki sıcak çatışmalar, sürekli olarak dünya gündemini işgal ettiği için- Kıbrıs meselesi dünya gündeminde ikinci plâna düşmüştür.
1980'li ve 90'lı yıllarda Kıbrıs meselesinin dünyanın jeopolitik merkezinde yer almasına rağmen ikinci plâna düşmesinin nedeni, özellikle soğuk savaş sonrasındaki çözülmedir. Kıbrıs ikinci plâna düşmüş, ama soğuk savaş sonrası çözülme tamamlandıktan sonra ve küreselleşme konusunda artık yeni adımlar atılmaya başlandığı andan itibaren Kıbrıs yeniden gündeme gelmiştir. Çünkü Kıbrıs dünyanın jeopolitik merkezinde yer alan büyük bir ada olarak, hem Doğu Akdeniz'in, hem Ortadoğu'nun, hem Türkiye'nin, hem Balkanlar'ın yeniden yapılanmasında, hem de Avrasya'nın yeniden şekillenmesinde anahtar ve kilit bölgelerden birisidir.



ŞİMDİ DE
TİYATROMUZ GÜNEY KORE'DE

Uzunca bir aradan sonra katıldığımız, "Dünya Futbol Şöleni" de diyebileceğimiz, Güney Kore ve Japonya gibi iki düşman ülke tarafından düzenlenen Dünya Kupası'nda, beklenenden çok daha yüksek bir performans sergiledik ve Dünya Üçüncülüğü'nü alarak ülkemize döndük. Genel olarak bakıldığında, kültürler ve milliyetler geçidi özelliği taşıdığı fark edilen Dünya Kupası, yıllarca birbirine kan kusturan ev sahibi ülkeler arasında da dostluk havası estirdi.
Ayrıntılar İçin Tıklayınız...



 
ESKİ SAYILAR

Haziran 2002 - Sayı 14

Araf'taki Ülke İran

Güney Azerbaycan Millî Uyanış Hareketi Lideri Dr. Mahmut Ali ÇEHREGANİ ile Söyleşi

Mayıs 2002 - Sayı 13

Küresel Hakimiyet Mücadelesinin Kadim Merkezi
ORTADOĞU

Oksidantalist Araştırmacı Aytunç ALTINDAL ile Söyleşi

Nisan 2002 - Sayı 12

Siyasi, Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla ERMENİ SORUNU


Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU ile Söyleşi:
"Soykırım Politikası" Türk Devlet Felsefesine Aykırıdır


Mart 2002 - Sayı 11

Lozan-Sevr Çatışma Düzleminde
Türkiye-AB ilişkileri

 

Yolsuzlukla En Fazla İtham Edilenler, En Fazla AB Yanlısı Görünüyor

 

Şubat 2002 - Sayı 10

Bir Yaman Çelişki KENT ve İNSAN

 

Bilgi Çağında Yeni Kent Oluşumları

Mimar Cengiz BEKTAŞ ile Söyleşi
"Önce Kültür Kirlendi Sonra Hava, Su ve Toprak"

Ocak 2002 - Sayı 9

Küresel Kıskaçta
Can Çekişen
TÜRK TARIM
I

T. ve K. Bakanı Prof Dr. Hüsnü Yusuf GÖKALP İle Söyleşi

Prof. Dr. Oktay SİNANOĞLUİle Söyleşi:
Dili Yok Olan Milletler Tarih Sahnesinden Silinir

Aralık 2001 - Sayı 8

Taşlar Yerinden Oynarken
Türkiye Stratejisini Arıyor

Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU İle Söyleşi
Kuzey-Güney, Doğu-Batı Ekseninde
Türkiye'nin Stratejik Derinliği


Kasım 2001
- Sayı 7

TÜRKİYE, HAZAR VE AFGANİSTAN EKSENİNDE
PETRO
POLİTİK

Alev ALATLI İle Söyleşi
Ergenekon'dan Kızılelma'ya
Bir Rüya'ya Yeniden Uyanmak


Ekim 2001 - Sayı 6

3. Dünya Savaşı Tehdidi Altında Tercihimiz:


NEFRETİN SAVAŞI MI?
SEVGİNİN BARIŞI MI?

 

Eylül 2001 - Sayı 5

Türkiye Ne Kadar Güvenlikte?...

Bilge Kağan Hazinesi
Tika Başkanı Dr. Öner Kabasakal ile Söyleşi

İş ve Zihniyet Dünyasının Kimyası Değişirken

Ağustos 2001 - Sayı 4

Kâzım Mirşan: Türk Tarih Tezi Üzerinde Yeniden Düşünülmeli

Deprem

Uzgörü

İklim

Temmuz 2001 - Sayı 3

The Türkçe

Prof. Dr. Mehmet Aydın ile "Din Felsefesi Üzerine sohbet

Yeniden Doğan Vatan: Kırım

Türkiye Kıbrıs Politikasını Gözden Geçirmelidir

Haziran 2001 - Sayı 2

Uyanan Ejderha: ÇİN

Dış Ticaret Müsteşarı Kürşad Tüzmen'le Röportaj

İhanet İdeolojisi

Biz milenyumlular

Mayıs 2001 - Sayı 1

Dünya dönüyor...
Kimin için?


Alev Alatlı ile İkinci Aydınlanma Çağı

Bilgi Toplumunda Savaş

Ekonomik Gelişmeler ve İktisadi Kriz

 

 
Bu sitenin yapımı ve internet hizmetleri FORSNET tarafından sağlanmaktadır