Gelenekli
ve tarihsel Türk toplum yapısı, çevre-merkez
diyaloguna dayalı uyumlu bir oluşumu temsil
etmektedir. Kültür tarihimizin verileri bize bu
gerçek uyum tablosunu açıklamaktadır. Ancak,16.
yüzyıldan itibaren bu armoni kimliğini
koruyamamış, çevre-merkez diyebileceğimiz bir
yapılaşmanın içine girmiştir. Çevre artık
dışlanan, itilip-kalkınan, günümüz deyimi ile
“Siyah Türkler” konumuna gelmiştir. Merkez ise,
teslimiyetçi bir zihniyetle toplumsal düzendeki
yerini almış ve “Beyaz Türkler”in egemenliğine
geçmiştir. Bu süreçte, yabancı soyluların tutum
ve algı alanları ile çevrenin kök paradigmaları
belirli dönemler içinde birer çatışma unsuruna
dönüşerek, tarihsel kimlik kaybına yol açmıştır.
Beyaz Türkler ve Siyah Türkler diyagramı, dinsel
norm ve değerlerin giderek devreden
çıkarılmasına zemin hazırlamış ve çevre amorf
bir yapıya dönüşmüştür. Cumhuriyet, ulus-devlet
oluşumunu hazırlayan tüm yolları açarken, yine
de çevrenin aslî unsurunu oluşturan din kurumunu
merkeze taşıyamamış, pozitivist akımın din
karşıtı laiklik kültür kodunu egemen kılmaya
çalışmıştır.
Osmanlı modelinin kozmopolit ve çok kültürlü
teslimiyetçi yapısı, Cumhuriyet ile merkezin
atıf sistemi ve kognisyonlarını korumuş, buna
karşın çevreyi temsil eden dinsel norm ve
değerleri, din-devlet karşıtı bir laiklik
anlayışının içine itmiştir. Bu nedenle,
Cumhuriyet döneminde de bir kök paradigma
konumunda bulunan dinsel değerlerimiz pozitivist
bir laiklik anlayışı uğruna yine çevreye
itilmiştir. Ancak, çevrenin demokratik oluşum
içinde eğitim-öğretim süreciyle kazanımları,
günümüzde merkeze yönelik tarihsel bir dönüşümün
zeminini hazırlamıştır. Dinsel kimliği temsil
eden çevre görünümü merkeze doğru yürümektedir.
Ergenekon, Türk toplumunun tarihsel çıkışının
-yeni norm ve değerleriyle- bozkır kültüründe
ayaklanışın bir simgesidir. Bugün Türk toplum
yapısı, aynı atıf sistemini kullanarak, merkezî
egemenliği temsil etmeye çalışanlar ile dinsel
norm ve değerleriyle merkeze dönmeye çalışan
çevrenin bir arenası hâlindedir. Bu çizgide,
dinsel hareketler incelendiğinde, yalınkat bir
yapılaşmanın ötesinde sosyolojik ağırlıklı yeni
oluşumlarla karşı karşıya bulunduğumuzu artık
kabul etmek durumundayız.
Batı’da, din olgusunun toplumsal görevi,
değerler sitemi ve laiklik normlarıyla olan
kültürel bağlantıları sosyolojik bir disiplin
içinde yerini almıştır. Batı’da din temel
sosyolojik bir kurumdur. Dolar, haç simgesiyle
piyasadaki yerini alır. İncil ve Tevrat ise
parlamentoya girer ve başkanın öpüşleriyle
toplumsal güvenin ve mânevî yapılaşmanın yerini
almış olur. Kur’an ise, hiçbir tarihsel
fonksiyonu olmayan, sürekli merkezin denetimi
altında hor görünen bir niteliği temsil
etmektedir. Şu anda, Türk toplumu çevreyi
itilmiş bulunan bir dinsel sistemi merkeze
taşımanın çabası içindedir. Bu gerçeği Batılı
aydınların din kurumuna yönelik açıklamalarıyla
analiz etmek durumundayız. Merkez-çevre
çatışması artık tarihsel konumuna dönüşerek,
kültürel bir uyumu gerçekleştirmek durumundadır.
Bu tarihsel olguyu, dinsel hareketliliği
sosyolojik yönelimleriyle tartışarak, Batı
toplumlarının referans alanı çerçevesinde
tartışmanın artık zamanı gelmiş, hatta
geçmektedir.
Günümüz Batı sanayi toplumları,1897 yılında
İngiltere’de pamuk eğirme makinesinin bulunması
ile (Card Wright) hızlı bir teknolojik sürecin
içine girmişlerdir. Sanayileşme ve yoğun
teknolojik ilerlemeler, Batı toplumunda mevcut
değer ve inanç sistemlerini yıkarak, insanı
büyük çalkantılar içinde âdeta yalnız
bırakmışlar, bırakmaktadırlar. Max Weber’in
ileri sürdüğü gibi, “Teknoloji ve bilimin
ilerlemesiyle insan büyü, ruh ve cinlerdeki
mânevî güçlere inanmayı bırakmış, hatta
peygamber duygusunu, her şeyin üstündeki kutsal
inancını yitirmiştir.” Aynı biçimde, Daniel
Bell’in ifâdesiyle: “İnançlarımızda yıkılma
eğilimi, her şeyden önce teknik ilerleme ve
rasyonel planlama ile alâkalı olarak ortaya
çıkan aşırı sekülaristleşme sonucu
gerçekleşmiştir.”1
Bugün, Batı dünyasında dinî değişmeler, insanlık
tarihinin daha önceki bilinmeyen dönemlerine
nazaran daha hızlı bir biçimde ortaya
çıkmaktadır. Öyle ki, 1970’de yapılan bir
araştırmaya göre, İngiliz halkının yüzde 80’i
“Allah’a inandıklarını” belirtirken, ancak
bunların yüzde 29’u “Allah’ın bir şahıs”; yüzde
35’i ise bunun “hayat hamlesi” veya “ruh çeşidi”
olduğunu belirtmişlerdir.2 Bu tablo, İngiltere
gibi muhafazakâr bir ülkede dinsel yaşantının
önemli ölçüde bir sekülarizasyona
(dünyevileşmeye) uğradığını bize göstermektedir.
Bu süreç, aslında Max Weber’in de belirttiği
üzere Rönesans ile başlamıştır.
|Devamı 2023
Dergisi'nde| |Abone olmak için tıklayınız|
|