Batı’da ve Türk Toplumunda Yeni Dinsel Hareketler 

Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN


Gelenekli ve tarihsel Türk toplum yapısı, çevre-merkez diyaloguna dayalı uyumlu bir oluşumu temsil etmektedir. Kültür tarihimizin verileri bize bu gerçek uyum tablosunu açıklamaktadır. Ancak,16. yüzyıldan itibaren bu armoni kimliğini koruyamamış, çevre-merkez diyebileceğimiz bir yapılaşmanın içine girmiştir. Çevre artık dışlanan, itilip-kalkınan, günümüz deyimi ile “Siyah Türkler” konumuna gelmiştir. Merkez ise, teslimiyetçi bir zihniyetle toplumsal düzendeki yerini almış ve “Beyaz Türkler”in egemenliğine geçmiştir. Bu süreçte, yabancı soyluların tutum ve algı alanları ile çevrenin kök paradigmaları belirli dönemler içinde birer çatışma unsuruna dönüşerek, tarihsel kimlik kaybına yol açmıştır. Beyaz Türkler ve Siyah Türkler diyagramı, dinsel norm ve değerlerin giderek devreden çıkarılmasına zemin hazırlamış ve çevre amorf bir yapıya dönüşmüştür. Cumhuriyet, ulus-devlet oluşumunu hazırlayan tüm yolları açarken, yine de çevrenin aslî unsurunu oluşturan din kurumunu merkeze taşıyamamış, pozitivist akımın din karşıtı laiklik kültür kodunu egemen kılmaya çalışmıştır.

Osmanlı modelinin kozmopolit ve çok kültürlü teslimiyetçi yapısı, Cumhuriyet ile merkezin atıf sistemi ve kognisyonlarını korumuş, buna karşın çevreyi temsil eden dinsel norm ve değerleri, din-devlet karşıtı bir laiklik anlayışının içine itmiştir. Bu nedenle, Cumhuriyet döneminde de bir kök paradigma konumunda bulunan dinsel değerlerimiz pozitivist bir laiklik anlayışı uğruna yine çevreye itilmiştir. Ancak, çevrenin demokratik oluşum içinde eğitim-öğretim süreciyle kazanımları, günümüzde merkeze yönelik tarihsel bir dönüşümün zeminini hazırlamıştır. Dinsel kimliği temsil eden çevre görünümü merkeze doğru yürümektedir. Ergenekon, Türk toplumunun tarihsel çıkışının -yeni norm ve değerleriyle- bozkır kültüründe ayaklanışın bir simgesidir. Bugün Türk toplum yapısı, aynı atıf sistemini kullanarak, merkezî egemenliği temsil etmeye çalışanlar ile dinsel norm ve değerleriyle merkeze dönmeye çalışan çevrenin bir arenası hâlindedir. Bu çizgide, dinsel hareketler incelendiğinde, yalınkat bir yapılaşmanın ötesinde sosyolojik ağırlıklı yeni oluşumlarla karşı karşıya bulunduğumuzu artık kabul etmek durumundayız.

Batı’da, din olgusunun toplumsal görevi, değerler sitemi ve laiklik normlarıyla olan kültürel bağlantıları sosyolojik bir disiplin içinde yerini almıştır. Batı’da din temel sosyolojik bir kurumdur. Dolar, haç simgesiyle piyasadaki yerini alır. İncil ve Tevrat ise parlamentoya girer ve başkanın öpüşleriyle toplumsal güvenin ve mânevî yapılaşmanın yerini almış olur. Kur’an ise, hiçbir tarihsel fonksiyonu olmayan, sürekli merkezin denetimi altında hor görünen bir niteliği temsil etmektedir. Şu anda, Türk toplumu çevreyi itilmiş bulunan bir dinsel sistemi merkeze taşımanın çabası içindedir. Bu gerçeği Batılı aydınların din kurumuna yönelik açıklamalarıyla analiz etmek durumundayız. Merkez-çevre çatışması artık tarihsel konumuna dönüşerek, kültürel bir uyumu gerçekleştirmek durumundadır.

Bu tarihsel olguyu, dinsel hareketliliği sosyolojik yönelimleriyle tartışarak, Batı toplumlarının referans alanı çerçevesinde tartışmanın artık zamanı gelmiş, hatta geçmektedir.

Günümüz Batı sanayi toplumları,1897 yılında İngiltere’de pamuk eğirme makinesinin bulunması ile (Card Wright) hızlı bir teknolojik sürecin içine girmişlerdir. Sanayileşme ve yoğun teknolojik ilerlemeler, Batı toplumunda mevcut değer ve inanç sistemlerini yıkarak, insanı büyük çalkantılar içinde âdeta yalnız bırakmışlar, bırakmaktadırlar. Max Weber’in ileri sürdüğü gibi, “Teknoloji ve bilimin ilerlemesiyle insan büyü, ruh ve cinlerdeki mânevî güçlere inanmayı bırakmış, hatta peygamber duygusunu, her şeyin üstündeki kutsal inancını yitirmiştir.” Aynı biçimde, Daniel Bell’in ifâdesiyle: “İnançlarımızda yıkılma eğilimi, her şeyden önce teknik ilerleme ve rasyonel planlama ile alâkalı olarak ortaya çıkan aşırı sekülaristleşme sonucu gerçekleşmiştir.”1

Bugün, Batı dünyasında dinî değişmeler, insanlık tarihinin daha önceki bilinmeyen dönemlerine nazaran daha hızlı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, 1970’de yapılan bir araştırmaya göre, İngiliz halkının yüzde 80’i “Allah’a inandıklarını” belirtirken, ancak bunların yüzde 29’u “Allah’ın bir şahıs”; yüzde 35’i ise bunun “hayat hamlesi” veya “ruh çeşidi” olduğunu belirtmişlerdir.2 Bu tablo, İngiltere gibi muhafazakâr bir ülkede dinsel yaşantının önemli ölçüde bir sekülarizasyona (dünyevileşmeye) uğradığını bize göstermektedir. Bu süreç, aslında Max Weber’in de belirttiği üzere Rönesans ile başlamıştır.


|Devamı 2023 Dergisi'nde|                                                                             |Abone olmak için tıklayınız|
   


Son Güncelleme Tarihi: 15.AĞUSTOS.2010
Bu Site 2023 Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır
Webmaster: Davut Merzifonluoğlu