Ayrımsallığın
Kurumsallaşmasında Bir Model: Yugoslavya
Güney Slav Birliği anlamına gelen “Eski
Yugoslavya” ayrımsallıkların özenle
kurumsallaştırıldığı bir birliktelikti. Bu
coğrafî bir birliktelikten ziyade, ayrımsal
kültürün şekillendirdiği bir yansımaydı. “Üçüncü
Dünya” lideri Tito, Osmanlı’nın bırakmış olduğu
bu coğrafyada ayrımsallıkları
kurumsallaştırmıştı. Oysa, Mustafa Kemal
Atatürk’ün biçimlendirdiği genç Türk Cumhuriyeti
benzerlikler üzerine bina edilen bitişken,
bütünleşik kültürü esas almıştı. Daha sonra
izlenen akılcı politikalarla Hatay ve Kıbrıs
kazanımları da elde etmesini bilen bir ulus
devlet inşa edilmişti. Bu birlikteliğin önemli
unsurlarından biri de Türk Silâhlı Kuvvetleri
olduğu için, Türkiye Cumhuriyeti Atatürk vefat
ettikten sonra da günümüze kadar yaşayabilmişti.
Ama Yugoslavya ütopyasının mimarı Tito ölünce,
Slav Birliği çatırdı ve tarih sahnesinden
silinip gitti. Eski Yugoslavya’nın kalesi
Sırbistan ve millet-i hâkimesi olan Sırp halkı
da, 5 cumhuriyet ve bir özerk bölgesini yitirmiş
olarak bir başına Belgrat civarında yapayalnız
kalakaldı. NATO’nun Sırbistan’ı havadan
bombalaması da bu işin çabası... Birinci Dünya
Savaşı’nın bitişinin 90. Yıl Etkinlikleri için
gitmiş olduğum Yugoslavya’da bu bir başınalığı
gördüğümde, gerçekten çok üzülmüştüm. 1995
yılında aynı ırktan aynı etnik gruptan gelen ve
aynı dili konuşan bir halkın sırf din farklılığı
nedeniyle birbirlerine karşı katliamlara
girişmişlerdi. Ve de sırf Müslüman oldukları
için ve zaman zaman da “Sen Türksin” diyerek
insanlar Serebnitza Soykırımı uğramış ve 50.000
Müslüman Boşnak kadın ve kızın ırzına
geçilmişti. 2008 yılında gitmiş olduğum Modern
Sırbistan’ın kurucusu Kara Yorgi’nin mezar
duvarlarına yağlı boyalarla “1995 Toplu Irz
Kıyımı” (Rape 1995) yazısını yazıp önünde
gösteri yapan Müslüman Boşnak kadınların
feryatlarını işittiğimde irkilmiştim. Bu olayın
arkasından yüzlerce Boşnak kadını intihar etmesi
ya da intihar girişiminde bulunması, Avrupa’nın
yanı başında yaşanan bir katliamın bir başka
yüzüydü.
Sırplarla 1389’dan Berlin Antlaşması’na kadar
500 yıllık bir beraberlik yaşanmıştı. Osmanlı
Devleti zamanındaki başkenti olan İstanbul’u,
gerçek bir başkent olarak algılamağa
başlamışlardı. Sâdece Sırplar değil, Ukrayna
halkı da İstanbul’u doğal başkent olarak
görmeye, onunla daha da güçleneceklerini ifâde
etmeye başlamışlardı. Belgrad’ı ziyaret
ettiğimde hayretle gördüm ki, eski Yugoslavya
zamanından kalma “III. Dünya” stratejileri
üreten düşünce kuruluşları çalışıyor ve
üretimlerine devam ediyorlardı.
Sırp aydınları, başta ABD ve AB olmak üzere
uluslararası camiada test edilmeleri ve onların
yaptırımlarını, hele ki NATO’nun Sırbistan
başkentini havadan bombalanmasını, bir türlü
içlerine sindiremiyorlardı. Bu dayatmalardan
rahatsızlıklarını Belgrad’ın Kale Meydan’ından
Karlofça’ya giderken Sırp meslektaşlarım bir
solukta anlatmışlardı. Karlofça Anlaşması’nın
imzalandığı Otağ-ı Hümayun sonradan betonlaşmış
bir anıt hâline getirilmişti. Osmanlı’nın
antlaşmayı imzalarken girmiş olduğu kapı da
“Türkler bir daha buralara gelmesin” diye tuğla
ile örülmüştü. Kapının yeniden onarım inşaatını
Türkiye Cumhuriyeti üstlenmişti, hem de çok
büyük bir meblağ ayırarak. Birlikte yıkmıştık bu
tuğla duvarı, 2008 Kasım ayı bir gün...
Muharebelerin yapıldığı coğrafyada dolaşırken,
Osmanlıların Avusturyalıların önderlik ettiği
“Birleşik Ordulara” karşı yenilgiye
uğratıldığında yapılan kiliseler ve özellikle de
dikilen dev haçların altındaki kırık hilâlleri
gördüğümde, Sırp Ortodoks Kilisesi’ne doğru
millîleşmede Osmanlının rolü ve özellikle
Sokollu Mehmet Paşa ile kardeşi Makariye
Sokoloviç’in katkılarının bilinmediğine
inanarak, Sırbistan’da dört dilde yayınlanacak
“Sırp Ortodoks Kilisesi’nin Oluşumunda
Osmanlının Rolü Ve Önemi” başlıklı bir makale
kaleme almıştım. Söz konusu makale yayım
aşamasındadır.
Yazılan bu makale kapsamında ise;
Türkiye-Sırbistan ilişkileri tarihsel bir süreç
içerisinde “Ne yapıldı? Ne oldu? Yaklaşımı” ile
alınacak, Pec (İpek) Kilisesi’nden Sırp Ortodoks
Kilisesi’ne doğru millîleşmede Osmanlının rolü
ve özellikle Sokollu Mehmet Paşa ile kardeşi
Makariye Sokoloviç’in katkıları üzerinde
durulacak ve bu bağlamda yeni dönem için
çıkarımlarda bulunulmaya çalışılacaktır.
|Devamı 2023
Dergisi'nde| |Abone olmak için tıklayınız|
|