E-mail: bilgi@2023.gen.tr

İçindekiler » Abonelik formu » Görüş ve Öneriler »

DOSYALAR

Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası ve TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Gazi Ünv., İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü

1990'lı yılların başında Sovyetler Birliği'nin ve Varşova Paktı'nın dağılması, Sovyet tehdidinin ortadan kalkması, Avrupa ülkelerini eşzamanlı olarak iki yöne sevk etmiştir. Önce, hemen savunma harcamalarında kısıntıya gitmişler(1); sonra da Avrupa işlerinin, Avrupa'nın savunma ve güvenlik işlerinin, bundan böyle kendilerine bırakılmasını istemişlerdir.

Bu yeni ortamda, bir taraftan Avrupa'nın bütünleşme süreci hız kazanarak Avrupa Birleşik Devleti'ne doğru bir gidiş başgöstermiş; diğer taraftan da Avrupa ülkelerinin NATO'ya ve Atlantik ötesi ilişkilere bakışı değişmeye başlamıştır. Bu süreçte Avrupa ülkeleri, NATO içinde ABD'den farklı bir tavır sergilemeye başlamışlardır. Bu gelişmeler, NATO tarafından, ittifakın Avrupa ayağının güçlendirilmesi olarak değerlendirilmiştir.
İlerleyen dönemde, Temmuz 1997'de, AB'nin 21. yüzyıldaki "güçlenme ve gelişme" perspektiflerini içeren ve özellikle AB'nin genişlemesine ilişkin izleyeceği politikaları belirleyen "Gündem 2000" bildirisi yayınlanmıştır. Bu genişleme stratejisi çerçevesinde, genişleme sürecine dâhil olacak aday ülkeler belirlenmiş, bunlar gruplandırılmış ve kademeli olarak tam üyelik görüşmelerine başlanmıştır. Genişleme stratejisi çerçevesinde atılan bu adımlar, Birleşik Avrupa Devleti'ne ilişkin değerlendirmelere yoğunluk kazandırmıştır.

Belirtilen bu süreç, giderek Avrupa ülkelerine savunma ve güvenlik konularında artan bir sorumluluk yüklemeye başlamıştır. Sözkonusu sorumluluğun artmasına yol açan önemli sebeplerden bâzılarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

-Avrupa ülkelerinin, Avrupa'nın savunma ve güvenlik ihtiyacını müstakilen karşılamaya talip olması; Avrupa işlerinin kendilerine bırakılmasını istemesi,

-Genişleme sürecine dâhil edilen aday ülkelerin iç sorunlarını ve angaje oldukları dış sorunları, AB'ye taşımalarının sözkonusu olması,

-AB'nin genişleme ve bütünleşme konusunda aldığı yolun, kendisine küresel ve bölgesel ölçekte sorumluluklar yüklemesi; AB'nin, bölgesel ve küresel ölçekteki krizlere angaje olrna ihtimalinin giderek artması,

-Rusya Federasyonu (RF) konusundaki belirsizliğin sürmesi.(2)

Bu veriler, AB'nin savunma ve güvenlik ihtiyacının artan bir seyir gösterdiğinin ve göstereceğinin somut birer işaretleridir.

Esasen, 1990 sonrasında, Avrupa'nın savunma ve güvenlik işlerinin kendisine bırakılmasını isteyen AB'nin, bununla yetinmeyerek, bugüne kadar NATO tarafından yerine getirilen,

-barışı oluşturma, koruma ve sürdürme operasyonlarının,

-insanî yardım faaliyetlerinin,

-kriz yönetim faaliyetlerinin,

bundan böyle kendisi tarafından üstlenilmesini/yerine getirilmesini istemiş olması(3), bile yalnız başına AB'nin savunma ve güvenliğe ilişkin sorumluluklarının artmasına sebep olacak bir durumdur. AB'nin, Avrupa dışındaki coğrafyalarda da savunma ve güvenlik sorumlulukları üstlenmeye istekli olmasının, Avrupa'nın savunma ve güvenlik ihtiyacı üzerindeki muhtemel yansımalarını iyi görmek gerekir. Bu noktada, bir hususun özellikle altını çizmek gerekir: Avrupa'nın savunma ve güvenlik alanında giderek artan bir sorumluluk üstlenmesini salt askerî açıdan görmemek gerekir. Bu sorumluluk üzerinden AB'nin ciddî politik ve ekonomik kazanımlar elde edeceği; uluslararası politikada askerî, ekonomik ve politik olgular arasında karşılıklı bağımlı ilişkiler bulunduğu görülmelidir.

Burada, AB'nin, artan bir seyir gösteren bu sorumluluğunu ne şekilde karşılamayı düşündüğü, bu konuda neler yaptığı üzerinde de durmak gerekir. Ve Türkiye açısından üzerinde durulması gereken asıl konu da bu olsa gerektir.

Avrupa ülkeleri, 1990 sonrasında, Avrupa'daki savunma ve güvenlik işlerinin kendilerine bırakılmasını isterken, Avrupa Birliği olarak, önce Batı Avrupa Birliği (BAB)'ni canlandırmaya ve BAB'a askerî operasyonlar yapabileceği bir yetenek kazandırmaya çalışmışlardır. BAB'ı, AB'nin savunma bileşeni olarak ilân etmişlerdir. Daha sonra, bununla eşzamanlı olarak, NATO içinde Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) adı altında yeni bir kurum ortaya çıkarmışlardır. Ayrıca, Ortak Güvenlik ve Dış Politika (OGDP) adı ile, ilâve bir birim daha oluşturmuşlardır. Bu kurumsal yapılanma çalışmalarının içini de doldurmaya yönelmişler ve bu meyanda, 2003 yılına kadar, 60 gün içinde sefere hazır olabilecek yetenekte, 60 bin kişilik bir kuvveti kurma kararı alarak, bu doğrultuda bir çaba içine girmişlerdir. Bu arada, 2000 yılının son çeyreğinde BAB lağvedilince, NATO içinde geliştirilen AGSK, Avrupa'nın savunma ve güvenlik politikası olarak AB'nin savunma yapılanmasında müstakilen gelişmeye başlamıştır.

AB, belirtilen bu gelişmeler çerçevesinde, savunma ve güvenlik konularında geniş sorumluluklar üstlenmeye istekli olmakla birlikte, bu sorumlulukların gerektirdiği malî kaynakları ortaya koymada aynı istekliliği göstermemektedir. Bu da, AB'nin günümüzdeki savunma ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir yapı ortaya çıkarmaktadır. Bugün için yeterli olmayan bu yapının, savunma ve güvenlik konusundaki sorumlulukların artacağı gelecek için yeterli olmayacağı şüphesizdir. Bu değerlendirmeye yol açan somut bâzı verileri burada belirtmek mümkündür:

-Her şeyden önce, Avrupa ülkeleri, 1990'dan sonra savunma harcamalarında kademeli olarak indirime gitmeye başlamışlardır(4). Örneğin, Almanya'nın askerî harcamaları GSMH'nın % 1.4'ne eşit bir seviyeye gelmiştir ve bu oran, Lüksemburg dışında kalan NATO üyesi ülkeler arasında en düşük olanıdır.

-AB, Yugoslavya'ya uygulanan hava harekâtına ancak % 15'ler seviyesinde katkıda bulunabilmiştir.

-Aynı AB, Bosna'da, 40 bin kişilik bir kuvveti ortaya çıkarmada ciddî güçlüklerle karşılaşmıştır. Bu durum, günümüzde de değişmemiş, Makedonya'da yaşanan olaylar için NATO güçlerine müracaat edilmiştir.

-Yine AB, ABD'nin kuvvet asker sayısı itibarıyla % 50-70 oranında daha fazla askere sahip olmasına rağmen, savunmaya ABD'nin ayırdığı malî kaynakların ancak üçte biri kadar kaynak ayırabilmektedir.

Bu tür verilerin sayısını artırmak mümkündür. Bu durumda, doğal olarak, AB'nin amaçları ile araçları arasındaki dengeyi nasıl sağlayacağı sorusu akla gelmektedir. AB, artan savunma ve güvenlik sorumluluğunu nasıl karşılayacaktır?

Belirtilen bu veriler, bölgesel ve küresel ölçekte tek başına savunma ve güvenlik sorumlulukları üstlenmeye çalışan AB'nin, bu sorumluluklarının üstesinden gelip gelmeyeceğini tartışmaya açık hâle getirmektedir. Esasen bu noktada, AB'nin savunma ve güvenlik konusunda bir ikilem ile karşı karşıya bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bir taraftan savunma ve güvenlik konularında daha fazla sorumluluk üstlenilmeye çalışılırken, diğer taraftan da düzenli bir şekilde savunma ve güvenliğe giderek daha az kaynak ayrılmaya yönelinmiştir. AB, bu ikilemi NATO'dan yararlanarak aşmaya, artan savunma ve güvenlik ihtiyacını NATO üzerinden karşılamaya yönelmiştir. AB, ısrarla, NATO'nun imkân ve yeteneklerinin, AB operasyonları için AB'nin kullanımına tahsis edilmesini istemektedir.AB'nin, savunma ve güvenlik sorumluluklarını karşılamada önünde bulunan seçenekler içerisinde en uygun olanları, bu aşamada, NATO ve Türkiye seçenekleridir. Türkiye'nin NATO üyesi olması ve NATO'da kararların oy birliği ile alınıyor olması, bu iki seçeneği bir anlamda birleştirmektedir. Birini diğerine tercih etmek veya birini diğerinden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir.

Ancak burada, Türkiye'nin, NATO üyesi AB ülkelerinin NATO içinde izledikleri farklı politika karşısında, karşılıklı uyumun gerçekleştirilmesinin tek yolunun NATO'nun güçlendirilmesi olduğu ve Avrupa'nın kendi savunma yapılanmasını oluşturmasının NATO'nun Avrupa ayağının güçlendirilmesi anlamına geldiği tezini işlediğini belirtmek gerekir. Bu tez, sâdece Türkiye tarafından değil, başta ABD olmak üzere, NATO'nun AB üyesi olmayan diğer üye ülkelerince de(5) benimsenmiş ve savunulmuştur. Bu meyanda, NATO içinde AB tarafından geliştirilen AGS K ve AB'nin buna bağlı savunma ve güvenlik politikası, NATO içinde, yeni stratejik ortama uyumun bir parçası olarak değerlendirilmiş ve buna bağlı olarak yine NATO içinde, "Çokuluslu Avrupa Komuta-Kontrol" düzenlemelerinin kurulmasına yönelinmiştir.

NATO'nun AB üyesi olmayan, aralarında Türkiye'nin de yer aldığı sözkonusu ülkelerin bu yaklaşımına rağmen, AB'nin kendisine küresel ölçekte savunma ve güvenlik sorumlulukları yükleyecek görevleri üstlenmeye yönelmesi ve bunlar için ısrarla ve münhasıran NATO'nun imkân ve yeteneklerinden yararlanmaya çalışması, doğal olarak bu ülkeleri AGSK konusunda ihtiyatlı yaklaşmaya sevketmiştir .

Bu ülkeler, AGSK'nın ittifakın sağlamış olduğu kollektif savunma güvencesini zayıflatmaması, AB'nin NATO'nun Avrupalı üyeleri arasında bir ayrım yapmaması ve NATO'nun imkân ve yeteneklerini kendisinin imkân ve yetenekleri gibi görmemesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. NATO'nun AB üyesi olan ve olmayan ülkeleri arasındaki bu yaklaşım farklılığı sebebiyle, AB'nin AGSK kapsamında NATO'nun imkân ve yeteneklerinden yararlanması hususu, henüz ortada gözükmektedir.

Bununla beraber, NATO'nun müdâhil olmak istemediği, ancak AB'nin müdâhale etmek istediği bir krizde, AB'nin istekte bulunması ve Kuzey Atlantik Konseyi'nin her bir durum için ayrı ayrı onay vermesi durumunda, NATO'nun imkân ve yeteneklerinin AB operasyonları için tahsis edilmesi esası geliştirilmiş ve bu esas, NATO tarafından AB'ye önerilmiştir. Ancak, bu önerinin bir orta yol çözüm olarak bu aşamada kabul görmesi, AGSK kapsamında yaşanan sıkıntıları tamamıyla ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü, NATO içinde ABD tarafından NATO'nun sorumluluk alanlarının dışına sürüklenmekten şikâyetçi olan AB, AGSK kapsamında oluşturmaya çalıştığı AB Ordusu ile, sâdece Avrupa'da değil, AGiT'e üye tüm ülkeleri kapsayan çok daha geniş bir coğrafyada savunma ve güvenlik görevleri üstlenmeye adaydır .

Kaldı ki AB, aday olduğu bu görevleri yerine getirmek için ihtiyaç duyacağı;
üye ülkelere yayılmış, Avrupa savunma ve güvenlik politikası çerçevesinde müşterek kullanımına açık askerî tesislere ve karargâhlara sahip değildir,
kurulu ve yeterli müşterek kara, deniz ve hava unsurları yoktur; bunlar henüz oluşturulma aşamasındadır,
stratejik açıdan anlamlı ulaştırma/kuvvet kaydırma imkân ve yeteneğine sahip değildir,
savunma ve güvenlik amaçlı bir istihbarat uydu ağına sahip değildir.

Dolayısıyla, bu şartlarda ve aşamada, AB'nin NATO'nun imkân ve yeteneklerinden yararlanması tek çıkış noktası olmaktadır. Sorun, AB'nin NATO'nun imkân ve yeteneklerinden yararlanmasının esas ve usullerinde ortaya çıkmaktadır. Sorunun aşılması da, AB üyesi olmayan NATO ülkelerinin iknâ edilmesine bağlı gözükmektedir.
Bu şartlarda, savunma ve güvenlik açılarından Türkiye-AB ilişkilerine bakıldığında, Türkiye'nin, hem ülke olarak müstakilen, hem de NATO içindeki konumu ve işlevi açısından AB'nin çekim alanında olması gerektiği düşünülmektedir. Hatta, daha da ileri giderek, Türkiye'nin savunma ve güvenlik açılarından AB için kilit ülke olduğunu söylemek de mümkündür. Şartların, AB'yi ve Türkiye'yi birlikte hareket etmeye zorladığı söylenebilir. Taraflar, birbirlerinin imkân, yetenek ve avantajlarından yararlanabilirler. Bu avantajlardan bâzıları aşağıda paragraflar hâlinde belirtilmiştir.

Jeopolitik açıdan Türkiye'nin sahip olduğu avantajların, AB için oldukça câzip olması gerektiği düşünülmektedir. Türkiye'nin Balkanlar - Kafkasya-Orta Doğu üçgenini kontrol edebildiği, bu üç coğrafyanın Türkiye'nin etkisine açık olduğu ve bu üç coğrafyada Türkiye'nin ABD ile birlikte yaptığı işler, herkesçe bilinen hususlardır. ABD gibi, AB'nin de Türkiye ile birlikte bu üç coğrafyada birlikte hareket etmesi ve Türkiye'nin avantajlarından yararlanması mümkündür.

Kuvvet kaydırma yeteneği, zırh ve ateş gücü, çeviklik gibi özellikler bakımından Türkiye'nin askerî gücü bölgesinde parıldamaya başlamıştır. AB'nin Türkiye ile birlikte hareket etmek sûretiyle, Türkiye'nin bu avantajından yararlanması mümkündür.

Türkiye, gerek Orta Doğu ve Hazar bölgeleri enerji merkezlerini, gerekse bu merkezleri uluslararası pazarlara bağlayan boru hatlarını kontrol edebildiği için, hem enerji kaynaklarına sahip ülkeler, hem de enerji ihtiyaçlarını bu merkezlerden karşılayan ülkeler üzerinde etkili olma avantajına sahiptir. AB'nin Türkiye ile birlikte hareket etmesi, bu avantajdan AB'nin de yararlanmasına yol açacaktır.

RF'nunda Putin'in siyasî iktidarı ele geçirmesinden sonra, Moskova'nın eski Sovyetler Birliği mekânında tekrar etkinlik kazanmaya başlamasının, Avrupa için Rus tehditini gündeme taşıması, Türkiye'nin sözkonusu tehditi dengeleme işlevini gündeme getirebilecektir.

AB'nin, Türkiye'nin bu avantajlarını görmemesi düşünülemez. Bu avantajları gördüğü ve bundan rahatsızlık duyduğu düşünülmektedir. Çünkü, AB'nin Türkiye'ye ilişkin yaklaşımları; büyük ve güçlü, önü açık bir Türkiye'nin AB'ye dâhil edilmesinin ileride AB içinde sıkıntıya yol açacağı ve AB'ye Türkiye'nin etkisine açık bir örgüt niteliği kazandıracağı, bu yüzden, önce küçük ve güçsüz bir Türkiye'nin ortaya çıkarılması, daha sonra bu ülkenin AB'ye dâhil edilmesi yoluna gidileceği izlenimlerinin edinilmesine sebep olmaktadır.(6)

1990 sonrasında oluşturulmaya çalışılan Avrupa güvenlik ve savunma yapılanmasında Türkiye'ye etkin bir yer verilmek istenmemesi de, bu izlenimi doğuran etmenlerden biri olarak görülebilir.
Hemen belirtmek gerekir ki, Avrupa'nın savunma ve güvenliği konusunda Türkiye'nin sorumluluk üstlenmek istemediği, bir Avrupa ülkesi olarak Türkiye'nin bu tür bir sorumluluktan kaçtığı düşünülemez. Kaldı ki, Türkiye'nin 1990 sonrasında artan savunma ve güvenlik ihtiyacı dikkate alındığında, Avrupa'nın savunma ve güvenlik yapılanmasında yer alması Türkiye açısından da önemlidir. Esasen, Türkiye, Avrupa'nın savunma ve güvenlik yapılanmasında zâten vardır. İki kutuplu dönemde, Sovyet tehditine karşı oluşturulan Avrupa savunma ve güvenlik yapılanmasında, Türkiye doğrudan etkin sorumluluklar üstlenmiştir.

Bu hususlar bilinmesine rağmen, 1990 sonrasında ortaya çıkan yeni yapılanmada Türkiye'ye etkin bir yer verilmek istenmemiştir. Türkiye'nin bir kısım istekleri, kısmen BAB içinde karşılanmıştır. Türkiye, NATO'nun da reaksiyon gösterdiği ve angaje olduğu kriz ve gerginliklerde, AB'nin savunma bileşeni olarak ilân edilen BAB'ta karar sürecine katılma imkânını elde etmiştir. Fakat BAB, 2000 yılının son çeyreğinde kendi kendini feshederek tasfiye süreci içerisine girince, Türkiye'nin BAB üzerinden elde ettiği Avrupa'nın savunma ve güvenliğine ilişkin kazanımları da yavaş yavaş kaybolma sürecine girmiştir. Türkiye, hâlihazırda oluşturulmaya çalışılan Avrupa Ordusu'na katılmak ve bu katılımın karar mekanizmasında yer almak istemekte, ancak AB, bu isteği kabule yanaşmamaktadır.

 
Bu sitenin yapımı ve internet hizmetleri FORSNET tarafından sağlanmaktadır