DOSYALAR

Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası
ve TÜRKİYE
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Gazi Ünv., İİBF, Uluslararası İlişkiler
Bölümü
1990'lı yılların başında Sovyetler Birliği'nin ve
Varşova Paktı'nın dağılması, Sovyet tehdidinin ortadan
kalkması, Avrupa ülkelerini eşzamanlı olarak iki yöne
sevk etmiştir. Önce, hemen savunma harcamalarında
kısıntıya gitmişler(1); sonra
da Avrupa işlerinin, Avrupa'nın savunma ve güvenlik
işlerinin, bundan böyle kendilerine bırakılmasını
istemişlerdir.
Bu yeni ortamda, bir taraftan Avrupa'nın bütünleşme
süreci hız kazanarak Avrupa Birleşik Devleti'ne doğru
bir gidiş başgöstermiş; diğer taraftan da Avrupa ülkelerinin
NATO'ya ve Atlantik ötesi ilişkilere bakışı değişmeye
başlamıştır. Bu süreçte Avrupa ülkeleri, NATO içinde
ABD'den farklı bir tavır sergilemeye başlamışlardır.
Bu gelişmeler, NATO tarafından, ittifakın Avrupa ayağının
güçlendirilmesi olarak değerlendirilmiştir.
İlerleyen dönemde, Temmuz 1997'de, AB'nin 21. yüzyıldaki
"güçlenme ve gelişme" perspektiflerini içeren
ve özellikle AB'nin genişlemesine ilişkin izleyeceği
politikaları belirleyen "Gündem 2000" bildirisi
yayınlanmıştır. Bu genişleme stratejisi çerçevesinde,
genişleme sürecine dâhil olacak aday ülkeler belirlenmiş,
bunlar gruplandırılmış ve kademeli olarak tam üyelik
görüşmelerine başlanmıştır. Genişleme stratejisi çerçevesinde
atılan bu adımlar, Birleşik Avrupa Devleti'ne ilişkin
değerlendirmelere yoğunluk kazandırmıştır.
Belirtilen bu süreç, giderek Avrupa ülkelerine savunma
ve güvenlik konularında artan bir sorumluluk yüklemeye
başlamıştır. Sözkonusu sorumluluğun artmasına yol
açan önemli sebeplerden bâzılarını şu şekilde sıralamak
mümkündür:
-Avrupa ülkelerinin, Avrupa'nın savunma ve güvenlik
ihtiyacını müstakilen karşılamaya talip olması; Avrupa
işlerinin kendilerine bırakılmasını istemesi,
-Genişleme sürecine dâhil edilen aday ülkelerin iç
sorunlarını ve angaje oldukları dış sorunları, AB'ye
taşımalarının sözkonusu olması,
-AB'nin genişleme ve bütünleşme konusunda aldığı
yolun, kendisine küresel ve bölgesel ölçekte sorumluluklar
yüklemesi; AB'nin, bölgesel ve küresel ölçekteki krizlere
angaje olrna ihtimalinin giderek artması,
-Rusya Federasyonu (RF) konusundaki belirsizliğin
sürmesi.(2)
Bu veriler, AB'nin savunma ve güvenlik ihtiyacının
artan bir seyir gösterdiğinin ve göstereceğinin somut
birer işaretleridir.
Esasen, 1990 sonrasında, Avrupa'nın savunma ve güvenlik
işlerinin kendisine bırakılmasını isteyen AB'nin,
bununla yetinmeyerek, bugüne kadar NATO tarafından
yerine getirilen,
-barışı oluşturma, koruma ve sürdürme operasyonlarının,
-insanî yardım faaliyetlerinin,
-kriz yönetim faaliyetlerinin,
bundan böyle kendisi tarafından üstlenilmesini/yerine
getirilmesini istemiş olması(3),
bile yalnız başına AB'nin savunma ve güvenliğe ilişkin
sorumluluklarının artmasına sebep olacak bir durumdur.
AB'nin, Avrupa dışındaki coğrafyalarda da savunma
ve güvenlik sorumlulukları üstlenmeye istekli olmasının,
Avrupa'nın savunma ve güvenlik ihtiyacı üzerindeki
muhtemel yansımalarını iyi görmek gerekir. Bu noktada,
bir hususun özellikle altını çizmek gerekir: Avrupa'nın
savunma ve güvenlik alanında giderek artan bir sorumluluk
üstlenmesini salt askerî açıdan görmemek gerekir.
Bu sorumluluk üzerinden AB'nin ciddî politik ve ekonomik
kazanımlar elde edeceği; uluslararası politikada askerî,
ekonomik ve politik olgular arasında karşılıklı bağımlı
ilişkiler bulunduğu görülmelidir.
Burada, AB'nin, artan bir seyir gösteren bu sorumluluğunu
ne şekilde karşılamayı düşündüğü, bu konuda neler
yaptığı üzerinde de durmak gerekir. Ve Türkiye açısından
üzerinde durulması gereken asıl konu da bu olsa gerektir.
Avrupa
ülkeleri, 1990 sonrasında, Avrupa'daki savunma ve
güvenlik işlerinin kendilerine bırakılmasını isterken,
Avrupa Birliği olarak, önce Batı Avrupa Birliği (BAB)'ni
canlandırmaya ve BAB'a askerî operasyonlar yapabileceği
bir yetenek kazandırmaya çalışmışlardır. BAB'ı, AB'nin
savunma bileşeni olarak ilân etmişlerdir. Daha sonra,
bununla eşzamanlı olarak, NATO içinde Avrupa Güvenlik
ve Savunma Kimliği (AGSK) adı altında yeni bir kurum
ortaya çıkarmışlardır. Ayrıca, Ortak Güvenlik ve Dış
Politika (OGDP) adı ile, ilâve bir birim daha oluşturmuşlardır.
Bu kurumsal yapılanma çalışmalarının içini de doldurmaya
yönelmişler ve bu meyanda, 2003 yılına kadar, 60 gün
içinde sefere hazır olabilecek yetenekte, 60 bin kişilik
bir kuvveti kurma kararı alarak, bu doğrultuda bir
çaba içine girmişlerdir. Bu arada, 2000 yılının son
çeyreğinde BAB lağvedilince, NATO içinde geliştirilen
AGSK, Avrupa'nın savunma ve güvenlik politikası olarak
AB'nin savunma yapılanmasında müstakilen gelişmeye
başlamıştır.
AB, belirtilen bu gelişmeler çerçevesinde, savunma
ve güvenlik konularında geniş sorumluluklar üstlenmeye
istekli olmakla birlikte, bu sorumlulukların gerektirdiği
malî kaynakları ortaya koymada aynı istekliliği göstermemektedir.
Bu da, AB'nin günümüzdeki savunma ve güvenlik ihtiyaçlarını
karşılamaktan uzak bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
Bugün için yeterli olmayan bu yapının, savunma ve
güvenlik konusundaki sorumlulukların artacağı gelecek
için yeterli olmayacağı şüphesizdir. Bu değerlendirmeye
yol açan somut bâzı verileri burada belirtmek mümkündür:
-Her şeyden önce, Avrupa ülkeleri, 1990'dan sonra
savunma harcamalarında kademeli olarak indirime gitmeye
başlamışlardır(4). Örneğin,
Almanya'nın askerî harcamaları GSMH'nın % 1.4'ne eşit
bir seviyeye gelmiştir ve bu oran, Lüksemburg dışında
kalan NATO üyesi ülkeler arasında en düşük olanıdır.
-AB, Yugoslavya'ya uygulanan hava harekâtına ancak
% 15'ler seviyesinde katkıda bulunabilmiştir.
-Aynı AB, Bosna'da, 40 bin kişilik bir kuvveti ortaya
çıkarmada ciddî güçlüklerle karşılaşmıştır. Bu durum,
günümüzde de değişmemiş, Makedonya'da yaşanan olaylar
için NATO güçlerine müracaat edilmiştir.
-Yine AB, ABD'nin kuvvet asker sayısı itibarıyla
% 50-70 oranında daha fazla askere sahip olmasına
rağmen, savunmaya ABD'nin ayırdığı malî kaynakların
ancak üçte biri kadar kaynak ayırabilmektedir.
Bu tür verilerin sayısını artırmak mümkündür. Bu
durumda, doğal olarak, AB'nin amaçları ile araçları
arasındaki dengeyi nasıl sağlayacağı sorusu akla gelmektedir.
AB, artan savunma ve güvenlik sorumluluğunu nasıl
karşılayacaktır?
Belirtilen bu veriler, bölgesel ve küresel ölçekte
tek başına savunma ve güvenlik sorumlulukları üstlenmeye
çalışan AB'nin, bu sorumluluklarının üstesinden gelip
gelmeyeceğini tartışmaya açık hâle getirmektedir.
Esasen bu noktada, AB'nin savunma ve güvenlik konusunda
bir ikilem ile karşı karşıya bulunduğunu kabul etmek
gerekir. Bir taraftan savunma ve güvenlik konularında
daha fazla sorumluluk üstlenilmeye çalışılırken, diğer
taraftan da düzenli bir şekilde savunma ve güvenliğe
giderek daha az kaynak ayrılmaya yönelinmiştir. AB,
bu ikilemi NATO'dan yararlanarak aşmaya, artan savunma
ve güvenlik ihtiyacını NATO üzerinden karşılamaya
yönelmiştir. AB, ısrarla, NATO'nun imkân ve yeteneklerinin,
AB operasyonları için AB'nin kullanımına tahsis edilmesini
istemektedir.AB'nin, savunma ve güvenlik sorumluluklarını
karşılamada önünde bulunan seçenekler içerisinde en
uygun olanları, bu aşamada, NATO ve Türkiye seçenekleridir.
Türkiye'nin NATO üyesi olması ve NATO'da kararların
oy birliği ile alınıyor olması, bu iki seçeneği bir
anlamda birleştirmektedir. Birini diğerine tercih
etmek veya birini diğerinden bağımsız olarak düşünmek
mümkün değildir.
Ancak burada, Türkiye'nin, NATO üyesi AB ülkelerinin
NATO içinde izledikleri farklı politika karşısında,
karşılıklı uyumun gerçekleştirilmesinin tek yolunun
NATO'nun güçlendirilmesi olduğu ve Avrupa'nın kendi
savunma yapılanmasını oluşturmasının NATO'nun Avrupa
ayağının güçlendirilmesi anlamına geldiği tezini işlediğini
belirtmek gerekir. Bu tez, sâdece Türkiye tarafından
değil, başta ABD olmak üzere, NATO'nun AB üyesi olmayan
diğer üye ülkelerince de(5)
benimsenmiş ve savunulmuştur. Bu meyanda, NATO içinde
AB tarafından geliştirilen AGS K ve AB'nin buna bağlı
savunma ve güvenlik politikası, NATO içinde, yeni
stratejik ortama uyumun bir parçası olarak değerlendirilmiş
ve buna bağlı olarak yine NATO içinde, "Çokuluslu
Avrupa Komuta-Kontrol" düzenlemelerinin kurulmasına
yönelinmiştir.
NATO'nun AB üyesi olmayan, aralarında Türkiye'nin
de yer aldığı sözkonusu ülkelerin bu yaklaşımına rağmen,
AB'nin kendisine küresel ölçekte savunma ve güvenlik
sorumlulukları yükleyecek görevleri üstlenmeye yönelmesi
ve bunlar için ısrarla ve münhasıran NATO'nun imkân
ve yeteneklerinden yararlanmaya çalışması, doğal olarak
bu ülkeleri AGSK konusunda ihtiyatlı yaklaşmaya sevketmiştir
.
Bu ülkeler, AGSK'nın ittifakın sağlamış olduğu kollektif
savunma güvencesini zayıflatmaması, AB'nin NATO'nun
Avrupalı üyeleri arasında bir ayrım yapmaması ve NATO'nun
imkân ve yeteneklerini kendisinin imkân ve yetenekleri
gibi görmemesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. NATO'nun
AB üyesi olan ve olmayan ülkeleri arasındaki bu yaklaşım
farklılığı sebebiyle, AB'nin AGSK kapsamında NATO'nun
imkân ve yeteneklerinden yararlanması hususu, henüz
ortada gözükmektedir.
Bununla beraber, NATO'nun müdâhil olmak istemediği,
ancak AB'nin müdâhale etmek istediği bir krizde, AB'nin
istekte bulunması ve Kuzey Atlantik Konseyi'nin her
bir durum için ayrı ayrı onay vermesi durumunda, NATO'nun
imkân ve yeteneklerinin AB operasyonları için tahsis
edilmesi esası geliştirilmiş ve bu esas, NATO tarafından
AB'ye önerilmiştir. Ancak, bu önerinin bir orta yol
çözüm olarak bu aşamada kabul görmesi, AGSK kapsamında
yaşanan sıkıntıları tamamıyla ortadan kaldırmayacaktır.
Çünkü, NATO içinde ABD tarafından NATO'nun sorumluluk
alanlarının dışına sürüklenmekten şikâyetçi olan AB,
AGSK kapsamında oluşturmaya çalıştığı AB Ordusu ile,
sâdece Avrupa'da değil, AGiT'e üye tüm ülkeleri kapsayan
çok daha geniş bir coğrafyada savunma ve güvenlik
görevleri üstlenmeye adaydır .
Kaldı ki AB, aday olduğu bu görevleri yerine getirmek
için ihtiyaç duyacağı;
üye
ülkelere yayılmış, Avrupa savunma ve güvenlik politikası
çerçevesinde müşterek kullanımına açık askerî tesislere
ve karargâhlara sahip değildir,
kurulu ve yeterli müşterek kara, deniz ve hava unsurları
yoktur; bunlar henüz oluşturulma aşamasındadır,
stratejik açıdan anlamlı ulaştırma/kuvvet kaydırma
imkân ve yeteneğine sahip değildir,
savunma ve güvenlik amaçlı bir istihbarat uydu ağına
sahip değildir.
Dolayısıyla,
bu şartlarda ve aşamada, AB'nin NATO'nun imkân ve
yeteneklerinden yararlanması tek çıkış noktası olmaktadır.
Sorun, AB'nin NATO'nun imkân ve yeteneklerinden yararlanmasının
esas ve usullerinde ortaya çıkmaktadır. Sorunun aşılması
da, AB üyesi olmayan NATO ülkelerinin iknâ edilmesine
bağlı gözükmektedir.
Bu şartlarda, savunma ve güvenlik açılarından Türkiye-AB
ilişkilerine bakıldığında, Türkiye'nin, hem ülke olarak
müstakilen, hem de NATO içindeki konumu ve işlevi
açısından AB'nin çekim alanında olması gerektiği düşünülmektedir.
Hatta, daha da ileri giderek, Türkiye'nin savunma
ve güvenlik açılarından AB için kilit ülke olduğunu
söylemek de mümkündür. Şartların, AB'yi ve Türkiye'yi
birlikte hareket etmeye zorladığı söylenebilir. Taraflar,
birbirlerinin imkân, yetenek ve avantajlarından yararlanabilirler.
Bu avantajlardan bâzıları aşağıda paragraflar hâlinde
belirtilmiştir.
Jeopolitik açıdan Türkiye'nin sahip olduğu avantajların,
AB için oldukça câzip olması gerektiği düşünülmektedir.
Türkiye'nin Balkanlar - Kafkasya-Orta Doğu üçgenini
kontrol edebildiği, bu üç coğrafyanın Türkiye'nin
etkisine açık olduğu ve bu üç coğrafyada Türkiye'nin
ABD ile birlikte yaptığı işler, herkesçe bilinen hususlardır.
ABD gibi, AB'nin de Türkiye ile birlikte bu üç coğrafyada
birlikte hareket etmesi ve Türkiye'nin avantajlarından
yararlanması mümkündür.
Kuvvet kaydırma yeteneği, zırh ve ateş gücü, çeviklik
gibi özellikler bakımından Türkiye'nin askerî gücü
bölgesinde parıldamaya başlamıştır. AB'nin Türkiye
ile birlikte hareket etmek sûretiyle, Türkiye'nin
bu avantajından yararlanması mümkündür.
Türkiye, gerek Orta Doğu ve Hazar bölgeleri enerji
merkezlerini, gerekse bu merkezleri uluslararası pazarlara
bağlayan boru hatlarını kontrol edebildiği için, hem
enerji kaynaklarına sahip ülkeler, hem de enerji ihtiyaçlarını
bu merkezlerden karşılayan ülkeler üzerinde etkili
olma avantajına sahiptir. AB'nin Türkiye ile birlikte
hareket etmesi, bu avantajdan AB'nin de yararlanmasına
yol açacaktır.
RF'nunda Putin'in siyasî iktidarı ele geçirmesinden
sonra, Moskova'nın eski Sovyetler Birliği mekânında
tekrar etkinlik kazanmaya başlamasının, Avrupa için
Rus tehditini gündeme taşıması, Türkiye'nin sözkonusu
tehditi dengeleme işlevini gündeme getirebilecektir.
AB'nin, Türkiye'nin bu avantajlarını görmemesi düşünülemez.
Bu avantajları gördüğü ve bundan rahatsızlık duyduğu
düşünülmektedir. Çünkü, AB'nin Türkiye'ye ilişkin
yaklaşımları; büyük ve güçlü, önü açık bir Türkiye'nin
AB'ye dâhil edilmesinin ileride AB içinde sıkıntıya
yol açacağı ve AB'ye Türkiye'nin etkisine açık bir
örgüt niteliği kazandıracağı, bu yüzden, önce küçük
ve güçsüz bir Türkiye'nin ortaya çıkarılması, daha
sonra bu ülkenin AB'ye dâhil edilmesi yoluna gidileceği
izlenimlerinin edinilmesine sebep olmaktadır.(6)
1990 sonrasında oluşturulmaya çalışılan Avrupa güvenlik
ve savunma yapılanmasında Türkiye'ye etkin bir yer
verilmek istenmemesi de, bu izlenimi doğuran etmenlerden
biri olarak görülebilir.
Hemen belirtmek gerekir ki, Avrupa'nın savunma ve
güvenliği konusunda Türkiye'nin sorumluluk üstlenmek
istemediği, bir Avrupa ülkesi olarak Türkiye'nin bu
tür bir sorumluluktan kaçtığı düşünülemez. Kaldı ki,
Türkiye'nin 1990 sonrasında artan savunma ve güvenlik
ihtiyacı dikkate alındığında, Avrupa'nın savunma ve
güvenlik yapılanmasında yer alması Türkiye açısından
da önemlidir. Esasen, Türkiye, Avrupa'nın savunma
ve güvenlik yapılanmasında zâten vardır. İki kutuplu
dönemde, Sovyet tehditine karşı oluşturulan Avrupa
savunma ve güvenlik yapılanmasında, Türkiye doğrudan
etkin sorumluluklar üstlenmiştir.
Bu hususlar bilinmesine rağmen, 1990 sonrasında ortaya
çıkan yeni yapılanmada Türkiye'ye etkin bir yer verilmek
istenmemiştir. Türkiye'nin bir kısım istekleri, kısmen
BAB içinde karşılanmıştır. Türkiye, NATO'nun da reaksiyon
gösterdiği ve angaje olduğu kriz ve gerginliklerde,
AB'nin savunma bileşeni olarak ilân edilen BAB'ta
karar sürecine katılma imkânını elde etmiştir. Fakat
BAB, 2000 yılının son çeyreğinde kendi kendini feshederek
tasfiye süreci içerisine girince, Türkiye'nin BAB
üzerinden elde ettiği Avrupa'nın savunma ve güvenliğine
ilişkin kazanımları da yavaş yavaş kaybolma sürecine
girmiştir. Türkiye, hâlihazırda oluşturulmaya çalışılan
Avrupa Ordusu'na katılmak ve bu katılımın karar mekanizmasında
yer almak istemekte, ancak AB, bu isteği kabule yanaşmamaktadır.