İnceleme
İnsan
İle Haklarının Esası
Dr. M.Kemal ESMERTEN
Uzaydaki
göreceli enerji gerçeğinden insan varlığına değin,
Evren'deki her şeyle karşılıklı-ilişki içinde bulunduğumuz
bütünlük gerçeğini tanıyıp, bütün içerisinde insanı
"birey" olarak değerlendirdiğimizde; "bedensel"
- "duygusal" - "düşünsel" muktediriyetleri
ile eğilimleri bulunan "insan", özellikleriyle
kendi "küçük dünyasında" bir bütün - bağımsız
olması gereken şahsiyet - ve enerji yüklü bir birimdir.
Modern fizikteki anlayışa göre; enerji kütleye dönüştürülebileceği
gibi, kütle de enerjiye dönüştürülebilir. Hukukî anlamda
insan "homo noumenon"; doğuştan özgürlüğüne
sâhip olmakla beraber; başka bir insana karşı cebir
kullanması ve serbestliğini kötüye kullanması yasaklanan,
haksızlık yapması istenmeyen, kesinlikle dürüst davranması
gereken varlık olarak kabul görür. Hukukî insan "honeste
vive"; hukukî onurluluk "honestas iuridica";
başkalarında olan ilişkilerinde kendi değerini bir
insanın değeri olarak iddia etmesi için, "kendini
başkalarına sadece alet etmeyip, bilhassa birbirleri
için aynı zamanda amaç olması" sorumluluğundan
oluşur. Bu sorumluluk kaynağını ve bağlayıcılığını
"insanlık - hakkı"ndan alır.
Kosova'da
Başlayıp Galiçya'ya Oradan Filistin'e Uzanan ve İzmir'de
Son Bulan, Bir Öğretmenin Mücadele Dolu Hayatı
Kültürlerin
zamana bakışları tarihe bakışlarının ikiz kardeşi
gibidir. Tarihe bakışınız zamanı algılayışımızı, zamanı
algılayışınız tarihe bakışınızı biçimlendirir. Tarihe
bir "modası" geçmiş nesneler deposu gibi
bakarsanız, bugünkü zamanı yarın nasıl olsa depoya
kaldırılacak bir süre gibi görürsünüz. Eğer içinde
bulunduğunuz zamanı değerlendirilmesi gereken bir
"nimet" olarak görmezseniz, tarihi de "an"
olduğunda bir şeye yaramamış, bu yüzden şu anda hiçbir
şeye yaraması beklenmeyen olguların biriktirildiği
bir depo olarak görürsünüz. Oysa başka bakış açıları
da mümkündür. Sözgelimi, bir olayın tarih olması aynı
zamanda onun ölümsüzleştiği anlamına da gelebilir.
Çünkü tarih değişmez, ebediyetin yolu tarihten geçer.
Evet tarih değişmez,
ebediyetin yolu tarihten geçer ve ebedî olan ise olaylardan
çok olayların kahramanlarıdır. Kahramanlar olayların
başrol oyuncuları olabileceği gibi, olayların kıyısında
kendi mâcerasını yaşayanlar da olabilir, zirâ resmin
tamamlanması için onlara da ihtiyaç vardır. Tarihçiler
şüphesiz olayların gelişiminde aktif rol oynayan insanlara
ve onların etrafında şekillenen gelişmelerin sosyal
ve siyasî yansımalarına odaklanmışlardır.
Oysa olayların içinde
bulunup kendince önemli vazifeler üstelenen, bir insan
ömrü için hiç de azımsanmayacak mâceralar yaşayan
ve kahramanlıklar gösteren kişiler tarih sahnesinde
hep varolmuştur. Yaşanan hiçbir olayda kişilerin kahraman
olmak dürtüsü ile hareket ettiğini iddia etmek mümkün
değildir, çoğu zaman şartlar insanlara bu misyonu
yükler, lâkin onların hayatlarına etki eden faktörleri
gösterecek kaynaklardan yoksun olunduğundan, çoğu
zaman bu kahramanların unutulma talihsizliğine uğradıkları
söylenebilir. Bu yüzden tarihî olayların içinde bulunan
ve onlara şahadet eden insanların kendi açılarından
gördüklerini ve yaşadıklarını anlattıkları orijinal
kaynaklara erişildiğinde, kronolojik ve soyut olan
tarih bir anda ete kemiğe bürünerek insanî bir veçhe
kazanır.
İnsanların tarihe olan antipatisi, belki de tarihin
hayattan kopuk bir şekilde anlatılmasından kaynaklanmakta,
olaylar zincirinin sıradan bir insanın hayatında nasıl
değişiklikler yaptığını bilememesinden ileri gelmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, tarihi "modası geçmiş"
olmaktan kurtaracak ve gerçek hayatla irtibatlandıracak
olan, olayların bizzat içinde bulunan ve kendi perspektifinden
de olsa yaşadıklarını anlatan kişilerdir. Çünkü insanların
duygu ve düşünceleri, onları bu mâceraya sevk eden
saikler, zaman geçse de, şartlar değişse de insana
ait özellikler barındırdığından her zaman ilgi çekicidir.
Her insanın bir mâcerası vardır ve o önemlidir şüphesiz,
hele bir de herkesçe bilinen tarihî olayların içinde
yer almış ve onlara şâhitlik yapmış olanların hayatı
bir kat daha önem kazanır.
Derviş Fahri Bey'de böyle
insanlardan birisi. Onu, Osmanlı'nın içinde bulunduğu
zor şartlarda mücâdele eden, cepheden cepheye koşarak
çökmekte olan bir imparatorluğa son vazifesini yapmak
ve vatanını korumak için çarpışan on binlerce kahramandan
farklı kılan; yaşadıklarını kaleme almasıdır. Bizim
gibi "tarih yapan, ama yazmayan" bir millet
için Derviş Fahri Bey'in anlattıkları ve yaşadıkları,
hiçbir bilinmezi aydınlatmasa dahi önemlidir.
"Bir Elimde Silâh,
Bir Elimde Kalem" ismi ile Biltek yayınları arasında
çıkacak bu hatırâtın bazı çarpıcı bölümlerin sizlerle
paylaşmak istedik. Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran Bey'e
ulaşan bu hatırât, bizzat onun tarafından gözden geçirilmiş,
Osmanlıca olan kimi belgeler tercüme edilerek yayına
hazır hâle getirilmiştir. Balkanlar'da başlayıp Galiçya
ve Filistin cephesine uzanan, oradan tekrar Balkanlar'a
gelerek bu coğrafyada soluklanan, sonra Cumhuriyet'in
ilânı ile İzmir'de devam edip yine İzmir'de son bulan
bir hayatın öyküsü sizlerle paylaşmak istediğimiz.
Acı ve ıstırabtan kaynaklı kahrediş ya da isyan yok
hatırâtın hiçbir yerinde, altı çizilmeyen bir tevekkülle
karşılanan bir hayat mücâdelesinin öyküsünü okuyacaksınız
bu hatırâtta. Aslında, onun yazdıklarıyla yeniden
hayat bulan on binlerce isimsiz kahramanın kısa öyküsüdür
bu kitap.
Irak'ın
Sosyo-Politik Yaşamında Ordunun Rolü
Doç. Dr. Aida Bagirova
Irak Silâhlı Kuvvetleri'nin oluşum
tarihi, ülkenin devlet egemenliği tarihi ile sıkı
bağlantılıdır. Çağdaş Irak'ın sosyo-politik yaşamında
ordunun rolünün ve yerinin belirlenmesi ve Irak'ın
toplumsal yapısında üstlenmekte olduğu fonksiyonların
araştırılması, konuya genel yaklaşım olmadan ve Birinci
Cihan Harbi sonucu çökmüş Osmanlı İmparatorluğu sonrası
Irak'ın geçmiş olduğu tarihî süreci irdelemeden imkânsız
görünmektedir.
Silâhlı
Kuvvetlerin Kurulma Tarihi
Birinci Cihan Harbi'ne kadar Irak arazisinde konuşlandırılmış
olan silâhlı kuvvetler, Türk ordusuna bağlıydılar.
Çağdaş Irak'ta ordunun oluşum süreci I. Cihan Harbi'nden
kısa süre sonra başlamıştır. O sıralar ülke yarı müstemleke
durumda ve manda altında bulunuyordu, reel yönetim
ise İngilizler'in ve ülkeye hükmeden burjuvazinin
talep ettiği yönde hareket eden siyasetçilerin elindeydi.
Irak ordusunun oluşturulması o dönemde İngiltere'nin
işgalci ordusunun masraflarını azaltmak, askerî reformlar
da dahil olmak üzere gûya her alanda reformlara başlanıldığı
izlenimini vermek ve 1920 yılında ayaklanan milliyetçi
güçlere yaranmak gibi birtakım şartlarla dikte edilmekteydi.
6 Ocak 1921 tarihinde İngiliz sömürgecilerinin tavsiyesi
üzerine Irak'ın geçici millî hükümeti Irak ordusunun
kurulması ile ilgili karar aldı ve Savunma Bakanlığı'nı
tesis etti. Bu tarih, Irak Silâhlı Kuvvetleri'nin
doğum günü olarak kabul edildi. 1921
yılının ikinci yarısında ilk gönüllü kara taburu kuruldu.
1940 yılına az bir süre kala Irak Silâhlı Kuvvetleri'nin
artık 4 tümeni ve birkaç süvari alayı bulunuyordu.
1930'lu yılların başlarında İngiliz yapımı birkaç
hafif savaş uçağından oluşan hava kuvvetleri kuruldu.
Müteakip yıllarda Irak Hava Kuvvetleri İngiliz uçaklarından
oluşan birkaç filoya sahipti. Söz konusu dönemde,
sınırlı imkânlarla kısa sâhil hattına sahip Deniz
Kuvvetleri Donanması kuruldu. Bu minvalle Irak ordusunun
bölümleri kuruldukça, İngiliz askerî-siyasî yönetimi,
aşamalı olarak sömürge ordusunu ülkeden çıkartıyordu.
1922 yılında İngilizler askerî denetimlerini
Musul, Bağdat ve Basra'da bulunan hava birlikleri
aracılığı ile gerçekleştiriyorlardı.
Türkiye'de
Sivil Toplumun Gelişememesinin Nedenleri
Doç. Dr. Özcan YENİÇERİ
Giriş
Nominalizmin etkin olduğu toplumlar için kavramların
biçimsel duruşu önem arz etmektedir. Deniz ile tesadüfen,
kent kültürü ile de göreceli olarak ilişki kuran toplumlar
hem kaderci hem de zelaotçu özellik arz ederler. Yaşamları
içselleştirmenin ve sorunları kadir-i mutlak otoritelere
havale etmenin sonucu olarak, çâreyi "açıl susam
açıl" türünden sahte inançlarda, şişelerden cin
çıkartma törenlerinde, yılanları müzikle oynatma meşguliyetlerinde
ya da efsunlanmış Alaadin lambalarında ararlar.
Sivil toplum konsepti
ile buna dayalı olarak tekamül etmiş olan sivil toplum
kuruluşları irdelenirken içinde yaşanılan toplumun
yapısı, inançlar, töreler ve gelenekler sürekli gözönünde
tutulmalıdır. Doğrudan doğruya toplumsal aşama, ekonomik
gelişme, kentleşme, zenginleşme, sosyal kalkınma ve
siyasî yapı ile ilgili içeriği olan kavramların bu
süreçlerden soyutlanarak ele alınması çok da anlamlı
değildir. Üretilmiş kavram ve kuramlara özgürlük,
demokrasi ve katılımcılık sorununu kökünden hâlledecek
bir formül olarak bakmak doğru değildir. Sivil toplum
demokrasinin bir nedeni değil sonucudur.
Sivil Toplumun Önemi
Yurttaşların kendiliklerinden örgütlenerek sorunlarını
çözecek mekanizmaları üretmeleri toplumsal gelişmişliğin
seviyesiyle yakından ilişkilidir. Çağdaş birey yönetilmeyi
zorunluluktan arzular. Yurttaş, kamunun parasını,
desteğini, güvenliğini ne kadar çok talep ederse,
güdülmeyi o kadar çok kabul etmiş olur. Yurttaşın
bilinçli ve katılımcı olması, sorumluluk üstlenmesi
toplumun kendisine özgü alandan kamunun elinin çekilmesini
sağlayacaktır. Bunun gerçekleşebilmesi için de birey,
zor kullanma yetkisine sâhip devlet otoritesini zararlı
ve faydasız görüyorsa, onun işine karışmasını gereksiz
kılacak biçimde davranmalıdır. Toplumun otorite karşısında
takındığı pozisyon onun sivil inisiyatif alma imkânlarını
da belirler. Sivil etkinliğin kuşkusuz deneyim, gelenek
ve demokratik olgunlukla da yakın ilişkisi vardır.
Bu anlamda toplum ile devlet birbirlerinin alternatifi
değil, destekçisi ve tamamlayıcısıdır.
Karşılaştırmalı
Güney Azerbaycan Türk Halk İnançları
Tahit Melikzade Dilmegani
Dr. Yaşar Kalafat
Giresunlu
veya Küresünlü Türkmen-Oğuz toplumu Azerbaycan'ın
Hoy, Salmaz ve Ürmiye bölgelerinde, Ürmiye Gölü'nün
batı kısmında yaşamaktadırlar. Güney Azerbaycan'da
bu toplumun Karadeniz'in Giresun bölgesinden geldikleri
kanâati hâkimdir. Çepni Türkmenleri'ndendirler. Mezhepleri
Caferî veya Hanefî değil, Şâfiî'dir. Lehçeleri Karadeniz
ve Tebriz Türkçesi arasında bir karakter arz eder.
Şâfiî olmalarına rağmen Giresunlular'da 12 İmam ve
Muharremlik kültleri oldukça güçlüdür. Bu iki kült,
Caferî mezhebine bağlı Türkler'in yaşadıkları Anadolu'da
ve Caferî olmayan komşularında da canlılığını kısmen
muhâfaza etmektedir. Bu canlılık geçmişte daha güçlü
imiş. Şâfiîlik Türkmen Türkleri arasında pek görülmez.
Doğu Anadolu'da bir kısım Kırmanç ve Zazalar arasında
görülür. Kuzey Mezopotamya'da Erbil ve Kerkük yöresinin
bir kısım Türkmenler'i arasında Şâfiî inançlı aşiretler
vardır. Bu durum Sünnî inançlı olan Osmanlı ve Şîi
inançlı olan İran Türklüğü arasında yaşanan bir sıkışmışlığın
sonucu, birlikte yaşadıkları Bahtinan ve Barzan Şâfiî
aşiretlerinden de etkilenerek, Şâfiî oldukları şeklinde
izâh edilmektedir. Güney Azerbaycanlı aydınların kanâatine
göre Giresun boyunun Anadolu'daki kesimi de birkaç
yüz evveline kadar Alevî inançlı idi. Türkiye Çepnileri'nin
bazı kesimlerinin hâlâ Alevî inançlı oldukları görüşünün
yanısıra, Çepniler'in eski Alevîler oldukları görüşünü
savunanlar da vardır.
Çağdaş
Türklük Araştırmaları Sempozyumu'nun Ardından
Prof.Dr. Cemalettin TAŞKIRAN
8-10 Mayıs 2002 tarihleri arasında,
Ankara'da, Türk dünyasını çok yakından ilgilendiren
bilimsel bir sempozyum yapıldı. Sempozyum ismine,
konusuna yakışan bir ciddiyet ve samimiyetle gerçekleştirildi.
Millî konular ve millî kültür meselelerine yayınlarında
çok fazla yer vermeyen yazılı ve görüntülü basın,
bu tutumunu yine sürdürdü. Millî kültürümüz açısından
çok önemli bildirilerin sunulup tartışıldığı bu sempozyuma
gereken ilgiyi, basın maalesef göstermedi.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin
Muzaffer Göker Salonu'nda gerçekleştirilen sempozyumun
açış konuşmasını Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. Necdet Adabağ yaptı. Sempozyumu organize
eden A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk
Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Başkanı Prof. Dr.
F.Sema Barutçu Özönder, sempozyumun başında Türkiye'de
ve dünyada "Çağdaş Türklük Bilgisi" araştırmalarının
durumunu açıklayarak bu araştırmaların kurumsallaşması
üzerinde durdu.
Ayrıntılar
İçin Tıklayınız...
«
Geri