Bizdeki
siyasî dilde “Batı” denince, genel olarak
coğrafî anlamda bizim batımızda kalan, halkının
çoğu Hıristiyan olan ülkeler ve esas olarak da
Avrupa Birliği’nin Batı Avrupalı üyeleri ile
Amerika Birleşik Devletleri anlaşılır.
Buralarda, “sitting on the fence”1 diye bir
deyim vardır ki bizdeki karşılığı “iki arada bir
derede kalmak” olabilir. Yâni iki tarafı olan
bir tartışma veya ihtilafta tavır alamamak,
kararsız, ikircikli kalmak, çitin ne tarafına
atlayacağına bir türlü karar veremeyip üzerinde
kalmak… Aslında deyim bir “ikilemi” ifâde eder.
İşte Batı’nın kapatma dâvâsındaki tavrı ve
dolayısıyla da genel tutumu bugünlerde en iyi bu
deyimle ifâde edilebilir.
“Dâvâ” ve Tepkiler
Yargıtay Başsavcısı’nın, 15 Mart’ta “laikliğe
aykırı fiillerin odağı hâline geldiği”
iddiasıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dâvâ
açtığı haberi gündeme yıldırım gibi düştü. Dâvâ
ile ilgili hemen hemen herkesimden bir çok
açıklama yapıldı ve tartışmalar hâlen devam
ediyor, fakat bu tartışmalar içeriyle sınırlı
kalmadı, Batı baştan itibaren müdahil oldu ve
konu Türkiye’yi ardı arkasına ziyaret eden her
seviyeden Batılı ziyaretçinin gündeminde, resmî
sözcülerin beyanlarında bazen sıkılgan, bazen de
fütursuzca, hatta açıkça alaylı ifâdelerle yer
aldı. Bunların, Cumhuriyet’in içinden geçtiği bu
tarihî dönemde kayda alınmasında yarar vardır.
Bir köşe yazarı 31 Mayıs’taki yazısında,
“Avrupa’nın AKP ve Erdoğan Aşkı” başlığını
kullandı.2 Gerçekten böyle bir aşk var mı, bu
yazının sonunda göreceğiz, ancak AB’den dâvâya
ilişkin sesler, iddianameden sonraki ilk
günlerde yükselmeye başlamıştı; öncelikle de,
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Başkanı
Joost Lagendijk ve Genişlemeden Sorumlu Komisyon
üyesi Olli Rehn’den...
AB ülkelerinin Ankara büyükelçilerinin Nisan ayı
başında, AB Komisyonu Başkanı Barroso ve Rehn’in
ziyaretinden hemen önce yaptıkları değerlendirme
toplantısında varılan sonuçlar aslında
Avrupa’nın “ikircikli” durumunu açıkça
yansıtıyordu: “AKP Hükümeti ‘mahalle baskısı’nın
ortadan kalkması için önlem almalıdır,
insanların başını örtme özgürlüğü olduğu kadar
örtmeme özgürlüğü de bulunuyor. Hiç kimseye
başını ört diye baskı yapılamaz. Bunun da önlemi
her şeyden önce siyasî platformda alınmalı.
Özgürlükten, ‘Ben ne istiyorsam o olur anlayışı’
çıkarılmamalı.”
Bu toplantıdan kısa bir süre sonra Türkiye’ye
gelen AB Komisyonu Başkanı Barroso’nun,
Türkiye’nin bir gün AB’nin tam üyesi olması
için, “Türkiye’de tam demokrasi” ve “demokratik
laikliğin” olması gerektiği ifâdesi ve
arkasından gittiği Slovenya’da; “Laiklik zorla
dayatılmaz”3 sözleri farklı değerlendirmelere ve
içeride-dışarıda şiddetli bir tartışmaya yol
açtı. Karma Komisyon toplantısında da Olli Rehn
tarafından, “Avrupa demokrasilerinde siyasî
konuların mahkeme salonlarında değil,
parlamentolarda demokratik yollarla
tartışıldığı; AB’nin, parti kapatma konusuna
kayıtsız kalamayacağı, bu konuda Avrupa Konseyi
Venedik Komisyonu’nun kriterlerinin4 uygulanması
gerektiği” hatırlatması yapıldı.5
Bu arada Lagendijk, muhalefetten özellikle de
CHP’den gelen “Türkiye’nin içişlerine müdahale
edildiği” eleştirilerine karşılık,
“Müzakerelerin başladığı andan itibaren
Türkiye’de olan her şey bizi ilgilendirir. CHP,
AB üyelik sürecini anlamamış gözüküyor. Eğer
AB’yi istemiyorlarsa, dürüst olup bunu
açıklamalılar” şeklinde sıra dışı bir cevap
verdi.6
En ilginç yorumlardan biri İsveç Dışişleri
Bakanı Carl Bildt’ten geldi; “Savcılar her
ülkede tuhaf işler yaparlar ama (Türkiye’deki)
bu durum astronomik derecede tuhaf. Biz,
Avrupa’da dinî inançlara saygı gösteririz.
Dindar olmaları insanların kamu görevlerinden
men edilmesini gerektirmez.”7 Bu ifâdeler, bazı
değerlendirmelerin sığ bilgiye dayalı olarak
yapıldığını, yorumların tümünün bu anlamda çok
ciddîye alınmaması gerektiğini de gösteriyor.
Bu arada, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi
Başkanı De Puig’nin, AKP’ye kapatma dâvâsına
karşı bir bildiri yayımlanacağı ve bunun için
talebin “Türklerden” geldiğini açıklaması
Türkiye’de gündemi tekrar karıştırdı.8 Muhalefet
böyle bir talebin “skandal” olduğu iddiasıyla
AKP’yi suçlarken 18 Nisan’da yayımlanan AKPM
bildirisinde ilginç şekilde “Partilerin
kapatılmasını zorlaştıracak reform” çağrısı
yapıldı, “Yargı bağımsızlığına saygı ilkesinin
önemine” vurgu yapılırken, çoğulcu demokrasinin
çalışması için örgütlenme ve ifâde özgürlüğünün
öneminin altı çizildi.9
Bu arada 21 Mayıs’ta kabul edilen Avrupa
Parlamentosu Türkiye raporunda da kapatma
Dâvâsına atıf yapıldı ve “AKP’nin kapatılmasının
sonuçlarından endişe duyulacağı” ifâde edildi.
Olli Rehn de, genel kurulda yaptığı konuşmada,
“Anayasa Mahkemesi’nin Venedik Komisyonu’nun
ilkelerine uygun karar almasını beklediklerini”
söyledi.10
Amerika Birleşik Devletleri’nde ise farklı
tutumlar dikkati çekiyor. Genelde iki zıt tutum
yanında ihtiyatlı bir dil ve politika önerenler
de var.
Son gruptan, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi
Mark Parris, Wall Street Journal’da yayınlanan
“Türk mahkemeleri halkın iradesine saygı
göstermeli” başlıklı makalesinde; “ABD’nin kilit
müttefiki ve Ortadoğu’nun en önemli
demokrasilerinden biri krize doğru kayıyor”
uyarısı yaptı ve Bush Yönetimi’nin kapatma
dâvâsına tepki vermemesini eleştirdi. Ancak
Başbakan Erdoğan’ı da, “Seçim sonrasında
davranışlarını görmezden gelemeyiz” diyerek
eleştirdi.11
Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, “ABD’nin
ilkelerinin temelinde demokrasi yer alır ve
partiler için de o yol seçim sandığından geçer”
şeklinde kısa bir yorumla yetindi.12
16 Mayıs’ta TÜSİAD’ın Washington’da düzenlediği
toplantıya katılan ABD Dışişleri Bakanlığı
Müsteşar Yardımcısı Bryza, bir soruya cevaben
“AKP yanlısı veya AKP karşıtı bir tutum
almadıklarını” söyledi, ancak “Demokrasilerde
geleceği seçmenlerin belirlediğini ve ABD’nin de
Türk seçmeninin tarafını seçtiğini, AKP’nin
kapatılması hâlinde AB’nin Türkiye ile
müzakereleri durdurabileceğinden kaygılı
olduklarını” da ilâve etti.13
Ancak Amerika’da, bu dâvânın açılmış olmasını
sanki “sevinçle” karşılayan ve açıkça
destekleyen bir grup da var. Örneğin 23 Mayıs’ta
İstanbul’da katıldığı bir forumda, AKP’ye çok
ağır eleştiriler yönelten Michael Rubin, açıkça
AKP karşıtı kesimi temsil ediyor. Bu kesim
giderek sesini yükseltiyor, karşıt görüşlerinin
tonunu ve üslubunu ağırlaştırıyor.14
Türkiye’deki özgürlüklerin durumunu “Putin
Rusyası’na” benzeten Rubin, AB’nin dâvâya
müdahalesini “Yolsuzluklara bulaşmış bir
iktidarı desteklemek” olarak niteledi, AB’yi ve
ABD yönetimini “Tarafsız kalmayarak ikili
ilişkileri AKP’yle ilişkilere indirgemekle”
itham etti.15
|Devamı 2023
Dergisi'nde| |Abone olmak için tıklayınız|
|