OKUMA
SALONU
Adı
Afganistan'dı
Talibanların Eline Nasıl Düştü?
Yazar: Rauf Beg
Yayınevi: Turan
Sayfa: 424
Afganistan adı, Türkiye kamuoyunun gündemine son 20
yılda iki farklı sebeple, fakat hep savaşla ilişkili
olarak geldi. Bu sebeplerin ilki, Babrak Karmal yönetiminin
Sovyetler Birliği'nden yardım istemesiyle fiili olarak
yaşanan iç savaş, ikincisi ise Dünya Ticaret Merkezi'ne
yapılan saldırının ardından Üsame Bin Ladin ve Taliban
yönetimine karşı yürütülen harekât. Ancak Türkiye
kamuoyunun Afganistan'la ilgili olarak bu yirmi yıllık
süre zarfında doğru bir şekilde bilgilendirilmediği
de bir gerçek. Kuşkusuz bunun en önemli sebebi, Türkiye'de
bilgi aktaranların, Afganistan'ın tarihini ve sosyal
şartlarını bilmeden, hadiselere sadece ideolojik perspektiften
bakmaları.
Nüfusun önemli bir kısmını sünni ve şiî Türklerin,
Taciklerin ve Peştunların oluşturduğu bu ülkenin kimi
özel şartlarını, meselâ, 1970'lere kadar Türklerin
ordu içerisinde yüksek rütbeli subay olmasının yasaklandığını,
feodal bağların halen çok güçlü olduğunu, 1979 öncesinde
toplumsal ve siyasal yapıyı, önemli oranda, su kaynaklarını
elinde tutan feodal odaklarla merkezi yönetim arasındaki
ilişkilerin belirlediğini, Afganistan ve Pakistan
arasındaki tarihî ihtilaf gibi noktaları bilmeden,
bu ülkeyle ilişkili hâdiseleri yorumlamak, yanıltıcı
olabiliyor.
İşte, "Adı Afganistan'dı Talibanların Eline Nasıl
Düştü" isimli eser de, kamuoyundaki bilgi boşluğunu
doldurmaya yönelik önemli bir kaynak. Kitabın yazarı
bir Özbek Türk'ü olan Rauf Beg. Eser, General Raşid
Dostum'un genel kumandanlığını yapan Rauf Beg'in tuttuğu
cephe günlüklerinden oluşuyor ve Necibullah iktidarından
Taliban iktidarına değin geçen süreyi, bütün siyasî
çekişmelerin dışında tamamen bir asker gözüyle aktarıyor.
Afganistan'daki Burhaneddin Rabbani'den Gülbeddin
Hikmetyar'a, Resul Seyyaf'tan Yunus Halis'e, Sıbgetullah
Müceddidi'den Azat Beg'e değin hemen hemen bütün fraksiyonlar
ve liderleri hakkında bilgi veren eser, aynı zamanda
Amerika Birleşik Devletleri ve Pakistan gibi ülkelerin
bölge üzerindeki hesaplarından da bahsediyor. Afganistan
yakın tarihini, ihanet, kan, ölüm, iktidar hırsı gibi
son kerte soğuk kelimelerle özetlemek mümkün ve bunun
en acımasız olanı şüphesiz Gülbeddin Hikmetyar'a bağlı
milislerin Hazara Türkleri'ne uyguladığı "ölülerin
dansı" işkencesinin nasıl yapıldığını okumak.
"Peştunlar öylesine işkence yaparlar ki, vicdan
sahibi bir insanın görmesi bir yana, duyması bile
insanı rencide etmeye yeter cinsindendir. Esirlerin
vücutlarına çivi çakmak, kadınların göğüslerini kesmek
neredeyse bilinen bir işkence türüdür... Bu işkencede
esir insanın başı tek kılıç darbesiyle kesilir kesilmez,
şah damarı kızgın bir demirle dağlanarak akan kan
akışı durduruluyor, kan akmadığı için canı çıkmayan
kesik başlı ölü, ellerini kollarını çırpa çırpa 5-10
dakika o haliyle can çekişip ölüyordu. Buna ölülerin
dansı adı vermişlerdi ki, bu manzarayı seyretme gücüne
kimse sahip değildi."
Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası
Yazar: Necip Hablemitoğlu
Yayınevi:Otopsi
Sayfa: 304
Necip Hablemitoğlu'nun kaleme aldığı
"Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası" isimli
eser, gündemde tartışma yaratan kitaplardan bir tanesi.
Almanya'nın altın üretmemesine rağmen dünya altın
ticaretinde önemli bir konuma sahip olduğunu, Türkiye'ye
de yüklü miktarda altın ihraç ettiğini bildiren Hablemitoğlu,
Bergama-Ovacık'taki altın madeninin işletilmesine
Almanların ve işbirlikçilerinin direndiğini, bu amaçla
kamuoyu oluşturduklarını, Türkiye'deki Alman sivil
toplum kuruluşlarının da Alman devletinin çıkarları
doğrultusunda çalışarak, Türkiye'nin millî menfaatlerini
zedelediğini iddia ediyor.
Hablemitoğlu, eserinin ortaya çıkış serüvenini şu
sözlerle anlatıyor:
"Bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak, AB ülkelerinin
neden Bergama'daki altın üretimiyle ilgilendiklerini,
Avrupa Parlamentosu'nun 'Türkiye Hakkında Avrupa Stratejisi'
isimli kararını öğrendikten sonra araştırmaya başladım.
Ve uzun bir araştırma dönemi sonrasında bu kararın
arkasındaki ülke ortaya çıktı: Almanya!.. Sonra, Bergama'da,
Havran'da, Sivrihisar'da, Uşak'ta ve daha pek çok
altın yatağına sahip yerleşim merkezinde, altın üretimine
karşı bölge insanlarını kışkırtan, örgütleyen, çevreci
kuruluşlara dezenformasyon hizmeti sunan Alman vakıfları
ve örgütleri ile karşılaşmak hiç şaşırtıcı gelmedi.
Hepsi bu kadar mı? Elbette ki hayır!.. Türkiye'de
Cumhuriyet'e, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine,
laik hukuk sistemine karşı nerede bir hareket, başkaldırı
varsa, orada mutlaka bir ya da birkaç Alman NGO'sunun
(sivil toplum kuruluşunun) bulunduğunu saptadım."
Hablemitoğlu, Türkiye'de söz konusu faaliyetlerde
bulunan en etkin Alman vakıfları olarak da; Konrad
Adenauer Vakfı, Heinrich Böll Vakfı, Frederich Ebert
Vakfı gibi kuruluşları gösteriyor. Araştırması neticesinde
Almanya'nın Türkiye'yi Türklerden daha iyi tanıdığı
sonucuna vardığını kaydeden Hablemitoğlu, Türkiye'nin
üretim yapamadığını-yaptırılmadığını, sömürgeleştirilmeye
doğru sürüklendiği uyarısında bulunuyor.
Kissinger'ın
Yargılanması
Yazar: Christopher Hitchens
Yayınevi: Everest
Sayfa: 198
Henry Kissinger, ABD'nin eski Dışişleri
Bakanı. Bugün çoğu insanın nazar-ı itibarında son
derece saygın bir isim. Öyle ki emekli olduktan sonra
pek çok kurum, düzenlediği konferansa Kissinger'in
konuşmacı olarak katılmasını sağlamak için yüklüce
bir parayı seve seve gözden çıkarabiliyor. Hülâsa,
sıradan bir Amerikalı'nın gözünde Kissinger, devleti
için çalışmış, önemli hizmetlerde bulunmuş, hâlen
de uzmanı olduğu konularda devleti yönetenlere ve
kamuoyuna fikirler, öneriler sunan, önemli bir kişilik.
Peki bu görünen ya madalyonun bir yüzü ise? Ya, madal-yonun
öbür yüzünde, Kissinger'ın mil-yonlarca insanın ölüm
emrini gözü kapalı verebilen soğuk ve gaddar bir fotoğrafı
bulunuyorsa?
Süper güç hâline geldikten sonra yeryüzünün farklı
coğrafyalarında meydana gelen toplumsal, siyasal olaylarda,
savaşlarda, darbelerde Amerika'nın bir şekilde parmağının
bulunduğu, komplo teorilerinin ötesinde, bilinen bir
gerçek. Dolayısıyla, bu ülkenin siyasetine yön verenlerin
vizyona çıksın çıkmasın, bir yüzlerinin de madalyonun
öbür tarafında bulunduğu iddia edilebilir. Ancak ABD
ve Batı kamuoyunun Kissinger aleyhindeki delilleri,
daha açık ve net.
"Kissinger'ın Yargılanması" isimli eseri
kaleme alan Christopher Hitchens, kendisini "Kissinger'ın
siyasal bir hasmı" olarak tanımlıyor. Bununla
beraber Hitchens, adli bir soruşturmanın temelini
oluşturabilecek ya da oluşturması gereken Kissinger
suçlarını kaleme alıyor: Savaş suçları, insanlığa
karşı işlenmiş suçlar ile -cinayet, adam kaçırma ve
işkence için komplo kurmak dahil olmak üzere- genel
hukuka ve geleneksel hukuka veya uluslararası yasalara
karşı işlenmiş suçlar.
Yani New School'da Liberal Araştırmalar Profesörü
olan Hitchens'ın ilgilendiği ve eserinde dile getirdiği
konular, Kissinger'a karşı ileri sürülen bir takım
siyasî eleştiriler veya yasaların açıkça suç saymadığı,
reel politikalar kategorisine dahil edilebilen politikaları
değil, hukuka aykırılığı açık eylemleri. Hitchens
bu noktayı dikkatle vurgulayarak; "Hayır, ben
burada sadece, genel politikayla uyumlu olsun olmasın,
hukuksal açıdan geçerli bir iddianamede yer alabilecek
ve alması gereken, saptana-bilir nitelikteki kesin
suçlarla sınırlı kalmayı tercih ettim" diyor.
Kissinger'ın; Hindiçin, Bengladeş, Doğu Timor, Kıbrıs,
Şili gibi farklı yerlerde katliamlar ya da bir takım
siyasî suikastlar tertip ettiği veya tertibinde yer
aldığı, bunların dışında kendisi hakkında bâzı bilgilere
ulaşan gazeteci Joseph Heller'in kaçırılıp öldürülmesi
olayına bizzat karıştığını ileri süren eser, okunmaya
değer.
Sınırlı
Devlet
Yazar: Carl J. Friedrich
Yayınevi: Gündoğan
Sayfa: 206
Sosyal bilimler alanında 20. yüzyılın
ortalarında verdiği eserler ile otorite olarak kabul
edilen Carl J. Friedrich'in devlet iktidarını ayrıntılı
bir şekilde incelediği bir eser, "Sınırlı Devlet".
İlk baskısı 1974 yılında yayımlanan eser, hem bir
siyaset bilimcinin ortaya koyduğu yetkin bir eser
olarak ilgi gördü hem de soğuk savaş dönemi içerisinde,
liberalliği savunan Friedrich'in karşıtları tarafından
eleştirilmesine yol açtı.
"Sınırlı devlet"i savunan Friedrich, anayasa
kelimesinin biri hukuksal, diğeri siyasal olmak üzere
iki anlamının olduğunu vurguluyor. Yani anayasanın
sadece bir devletin hukuksal statüsü olmadığını, devlet
içinde iktidarı ve toplum içinde de devlet iktidarını
sınırlandıran bir belge olduğunu belirten Friedrich,
şu görüşü ileri sürüyor:
"Sonuç olarak, çoğunluk yönetiminin basit çoğunluk
olarak anlaşılmadığı sürece, demokrasinin özünü oluşturduğu
söylenebilir. Böyle bir çoğunluk yönetimi, iktidarın
kullanılmasının sınırlandırılması ve eğer bu sınırlamalar
halk tarafından benimsenecek olursa, halkın yönetimi
anlamındaki anayasacılıkla çelişmez. Bu sınırlamalardaki
değişiklikler bir devrim niteliğinde olabileceğinden,
demokratik anayasacılığın içinde de, bu ölçüde olmak
üzere devrimci bir potansiyel olduğu söylenebilir."
Eserde yazıldığı dönemin şartlarına uygun olarak komünizm
ve Sovyetler Birliği'ne de önemli ölçüde yer ayrılmış.
Ancak bu durumu, eserin çevirisini yapan Mehmet Turhan,
şöyle açıklıyor:
"Yazar bu kitabını 1990'larda yazsa idi, kuşkusuz
komünizme ve Sovyetler Birliği'ne bu denli geniş yer
vermezdi veya verse bile bu farklı bir açıdan olurdu.
İşin aslında şu an Sovyetler Birliği de yok. Hatta
bazı yazarlar bunu tarihin sonu olarak nitelemektedirler."
Düşmanını
Arayan Savaş
Derleme ve Çeviri: A. Başer Kafaoğlu
Yayınevi: Kaynak
Sayfa: 251
Noam Chomsky, Edward Said, Robert Fisk,
Umberto Eco, Tarık Ali, Susan Sontag, Eric Hobsbawn,
Donald Rumsfeld, Samuel Huntington, William Safire,
George W. Bush, Ehud Barak, Francis Fukuyama, Henry
Kisinger, Graham Fuller gibi düşünür ve politikacıların
11 Eylül'de New York'daki Dünya Ticaret Merkezi'ne
yönelik saldırının ardından, konuyla ilgili görüşlerini
içeren bir kitap, "Düşmanını Arayan Savaş".
Metin Sever ve Ebru Kılıç'ın derlediği eserde toplam
40 ismin metni bulunuyor. Derlemede yer alan isimler
son derece çeşitli fikirleri savunanlar arasından
seçilmiş. Amerika'nın önde gelen muhaliflerinden birisi
olan Noam Chomsky'nin makalesi de, ABD'nin delil aramadan
savaş açmasını isteyen Kissinger'ın, ABD Başkanı Bush'un,
İsrail eski Başbakanı Ehud Barak'ın makaleleri de
aynı kitapta yer alıyor.
Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırının sıcaklığının
üzerinden henüz iki ay geçmeden, bütün bir 21. yüzyılın
muhtemel manzarasını en çıplak metinlerle ortaya koyan
bir panorama sunmaya çalışan eser, bu çabayı, her
kesimden yazı alarak başarmayı hedefliyor.
Türk-İslam
Düşüncesi Üzerine
Yazar: Fahrettin Olguner
Yayınevi: Ötüken
Sayfa: 320
Prof. Dr Fahrettin Olguner'in Türk-İslâm
Düşüncesi üzerine muhtelif tarihlerde yazdığı makalelerden,
verdiği tebliğlerden oluşan; "Türk-İslâm Düşüncesi
Üzerine" isimli eser, kültür hayatımızdaki çok
önemli bir boşluğu doldurma amacını taşıyor. Olguner,
dünya tefekkür tarihini aksettiren literatürde Türklerin
adının geçmediğine, ne Batı ne de Doğu medeniyetlerine
ait eserlerde Türklerin bulunmadığına dikkat çekerek,
şu soruyu soruyor:
"Neden olsun ki, buna önce biz kendimiz inanmamakta
bulunuyoruz. Türk'e ait eserlerle meşgul olma durumunda
olan müesseseler bunu yapmazsa, kim yapar?"
Gerçekten de dünyanın çeşitli yerlerindeki felsefe
eğitim ve öğretimi yapılan kurumlarda Türk düşüncesi
ile ilgili bir kürsü, bölüm yoktur. Hatta Türkiye'deki
çeşitli fakültelerin felsefe bölümlerinde Türk Düşüncesi'nin
yıllarca telaffuz dâhi edilmediğini, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi'nde 1970'li yıllarda kurulan, Türk-İslâm
Düşüncesi Kürsüsü'nün, birilerinin şahsî gayreti ya
da hatırı sayılmaktan yıllarca kurtulamadığını, Olguner'in
eserinden öğreniyoruz.
1980 sonrasında bâzı fakültelerde Türk-İslâm Düşüncesi
Kürsüsü'nün kurulduğunu ancak bu düşüncenin yerden
ziyade itibara ihtiyacı olduğunu vurgulayan Olguner,
akademik yapılanma ile ilgili olarak şu teklifte bulunuyor:
"Öğretim kurumlarında Türk Düşüncesi, üç bilim
dalından oluşan bir anabilim dalı olarak yer almalıdır:
I- Türk Düşüncesi Anabilim Dalı:
1) İlk Devir Türk Düşüncesi Bilim Dalı
2) İkinci Devir Türk Düşüncesi Bilim Dalı
3) Üçüncü Devir Türk Düşüncesi Bilim Dalı".
Eser; düşünce, dil, din, zihniyet, devlet ve kimlik
meseleleri, İslâm Felsefesi ile temel felsefe problemlerinden
bazılarını ele alarak, Türk Düşüncesi'nin geçmişten
günümüze hayat ve medeniyetimize etkisi hakkında bazı
konulara temas ediyor. Ayrıca, bâzı tasavvuf erbabı
ile mütefekkirlerinden söz ediliyor.
Bilim
Üzerine İki Ders
Yazar: Martin Heidegger
Yayınevi: Paradigma
Sayfa: 86
20. yüzyıl felsefesi üzerine çok önemli
etkiler yapmış olan Heidegger'in, "Bilim ve Düşünüm
ile Modern Bilim Metafizik" ve "Matematik"
isimli metinlerinin yer aldığı bir kitabı, "Bilim
Üzerine İki Ders."
Eserdeki ilk metin, "Bilim ve Düşünüm";
filozofun 1953 yılında verdiği dersi içeriyor. "Modern
Bilim Metafizik ve Matematik" başlıklı ikinci
metin ise, Heidegger'in 1962 yılında "Die Frage
Nach Dem Ding" başlığıyla yayımlanan kitabının
66 ila 108. sayfaları arasındaki bölümü.
Felsefe çevrelerinde "karanlık filozof"
olarak adlandırılan Heidegger'in ilk metni, genel
olarak bilimin özüyle, ikinci metin ise modern bilimin
özüyle ve modern bilimin matematiksel temelleriyle
ilgili. "Bu metinler, Heidegger'in bütün öteki
metinleri gibi, birbirini tamamlayan metinlerdir.
Dahası bu sebepten dolayı bu dersler, bizim bugün
münhasıran 'bilim' adıyla başka şeylerden, örneğin
'sanat', 'felsefe', 'din' ve benzeri gibi sınırları
çizilmiş tek tek kültürel etkinlik kompartımanlarından
ayırdığımız tek bir kompartıman hakkında verilmiş
değildir: fakat bilimsel, felsefî, sanatsal, dinî,
politik, etik vb. her şeyin içerisinden geçen aynı
kiriştir, 'Varlık'tır bu derslerde dokunulmaya çalışılan;
çünkü Heidegger'e yakışan bir deyişle söyleyecek olursak,
'bilimin kendisi' 'bilimsel' bir şey değil, fakat
Varlık'ın kendisini görünür kıldığı bir tarzdır yalnızca.
Bu yüzden, yalnız bilim adamlarına ya da felsefecilere
değil, fakat Dasein (Varlık'a açık) olmak bakımından
her insana yöneltilmiş sözler ve verilmiş derslerdir
Heidegger'inkiler."
Siyaset,
Strateji ve Milî Güvenlik
Yazar: Yılmaz Tezkan
Yayınevi: Ülke
Sayfa: 126
Yılmaz Tezkan'ın, Ülke dergisinde çıkan
yazılarına ilaveler yaparak yayımladığı, "Siyaset,
Strateji ve Millî Güvenlik" isimli kitabı güncelliği
önümüzdeki yıllarda da devam edecek gibi görünen iç
ve dış siyasî hayatımızın bâzı konularında yazılan
makalelerden oluşuyor.
Oniki makaleden oluşan eserde, uluslararası literatürde
kullanılan kimi kurum ve kavramlar hakkında bilgiler
verilmiş. Ayrıca Türkiye-İsrail, Türkiye-AB ilişkileri,
ordu ve iç politika gibi alanlarda yazılan makaleler
yer alıyor. Türkiye-İsrail ilişkilerinin geliştirilmesi
gerektiğini, Ortadoğu barışı için iki ülkenin birbirine
uygun partner olduğunu savuyor.
Kitapla ilgili son olarak, strateji üzerine çalışan
Tezkan'ın, kimi konularda ileri sürdüğü fikirler arasında
paralelliğin bulunmadığı ve bu haliyle de okurda "kafası
karışmış" bir yazar izlenimi bıraktığı, söylenebilir.
Yaşadığımız terör sorununun adını "Kürt sorunu"
olarak ifâde eden Tezkan, bu konuda daha önce çeşitli
çevrelerin geliştirdiği liberal söylemi tekrarlarken,
Kıbrıs konusunda son derece "şahin" bir
politika savunarak, tutarsızlığa düşüyor. Kürtçe eğitim,
televizyon gibi, gerçekte ulus devlet yapısını parçalama
amacına hizmet eden mekanizmaların işletilmesini,
terör tehdidine karşı bir tür emniyet sübabı olacağını
öne süren yazar, Kıbrıs'ın ilişkin görüşlerini ayrıntılı
olarak ifade etmese de, Türkiye için hayatî önemi
haiz konuya "millî duygusallık" açısından
baktığını söylüyor. Ancak, kitabın sonuna belki de
şöyle bir sorunun eklenmesi yerinde olurdu: "Kürtçe
eğitim, televizyon vs gibi araçlar, ulus devlet yapısında
kapatılamayacak yaralar açtıktan sonra, böyle bir
Türkiye için, Kıbrıs neyi ifade eder?"
Sonraki
Sayfa »
«
Geri