E-mail: bilgi@2023.gen.tr

İçindekiler » Abonelik formu » Görüş ve Öneriler »

OKUMA SALONU

Adı Afganistan'dı
Talibanların Eline Nasıl Düştü?

Yazar: Rauf Beg
Yayınevi: Turan
Sayfa: 424


Afganistan adı, Türkiye kamuoyunun gündemine son 20 yılda iki farklı sebeple, fakat hep savaşla ilişkili olarak geldi. Bu sebeplerin ilki, Babrak Karmal yönetiminin Sovyetler Birliği'nden yardım istemesiyle fiili olarak yaşanan iç savaş, ikincisi ise Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırının ardından Üsame Bin Ladin ve Taliban yönetimine karşı yürütülen harekât. Ancak Türkiye kamuoyunun Afganistan'la ilgili olarak bu yirmi yıllık süre zarfında doğru bir şekilde bilgilendirilmediği de bir gerçek. Kuşkusuz bunun en önemli sebebi, Türkiye'de bilgi aktaranların, Afganistan'ın tarihini ve sosyal şartlarını bilmeden, hadiselere sadece ideolojik perspektiften bakmaları.
Nüfusun önemli bir kısmını sünni ve şiî Türklerin, Taciklerin ve Peştunların oluşturduğu bu ülkenin kimi özel şartlarını, meselâ, 1970'lere kadar Türklerin ordu içerisinde yüksek rütbeli subay olmasının yasaklandığını, feodal bağların halen çok güçlü olduğunu, 1979 öncesinde toplumsal ve siyasal yapıyı, önemli oranda, su kaynaklarını elinde tutan feodal odaklarla merkezi yönetim arasındaki ilişkilerin belirlediğini, Afganistan ve Pakistan arasındaki tarihî ihtilaf gibi noktaları bilmeden, bu ülkeyle ilişkili hâdiseleri yorumlamak, yanıltıcı olabiliyor.
İşte, "Adı Afganistan'dı Talibanların Eline Nasıl Düştü" isimli eser de, kamuoyundaki bilgi boşluğunu doldurmaya yönelik önemli bir kaynak. Kitabın yazarı bir Özbek Türk'ü olan Rauf Beg. Eser, General Raşid Dostum'un genel kumandanlığını yapan Rauf Beg'in tuttuğu cephe günlüklerinden oluşuyor ve Necibullah iktidarından Taliban iktidarına değin geçen süreyi, bütün siyasî çekişmelerin dışında tamamen bir asker gözüyle aktarıyor.
Afganistan'daki Burhaneddin Rabbani'den Gülbeddin Hikmetyar'a, Resul Seyyaf'tan Yunus Halis'e, Sıbgetullah Müceddidi'den Azat Beg'e değin hemen hemen bütün fraksiyonlar ve liderleri hakkında bilgi veren eser, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ve Pakistan gibi ülkelerin bölge üzerindeki hesaplarından da bahsediyor. Afganistan yakın tarihini, ihanet, kan, ölüm, iktidar hırsı gibi son kerte soğuk kelimelerle özetlemek mümkün ve bunun en acımasız olanı şüphesiz Gülbeddin Hikmetyar'a bağlı milislerin Hazara Türkleri'ne uyguladığı "ölülerin dansı" işkencesinin nasıl yapıldığını okumak.
"Peştunlar öylesine işkence yaparlar ki, vicdan sahibi bir insanın görmesi bir yana, duyması bile insanı rencide etmeye yeter cinsindendir. Esirlerin vücutlarına çivi çakmak, kadınların göğüslerini kesmek neredeyse bilinen bir işkence türüdür... Bu işkencede esir insanın başı tek kılıç darbesiyle kesilir kesilmez, şah damarı kızgın bir demirle dağlanarak akan kan akışı durduruluyor, kan akmadığı için canı çıkmayan kesik başlı ölü, ellerini kollarını çırpa çırpa 5-10 dakika o haliyle can çekişip ölüyordu. Buna ölülerin dansı adı vermişlerdi ki, bu manzarayı seyretme gücüne kimse sahip değildi."

Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası
Yazar: Necip Hablemitoğlu
Yayınevi:Otopsi
Sayfa: 304

Necip Hablemitoğlu'nun kaleme aldığı "Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası" isimli eser, gündemde tartışma yaratan kitaplardan bir tanesi. Almanya'nın altın üretmemesine rağmen dünya altın ticaretinde önemli bir konuma sahip olduğunu, Türkiye'ye de yüklü miktarda altın ihraç ettiğini bildiren Hablemitoğlu, Bergama-Ovacık'taki altın madeninin işletilmesine Almanların ve işbirlikçilerinin direndiğini, bu amaçla kamuoyu oluşturduklarını, Türkiye'deki Alman sivil toplum kuruluşlarının da Alman devletinin çıkarları doğrultusunda çalışarak, Türkiye'nin millî menfaatlerini zedelediğini iddia ediyor.
Hablemitoğlu, eserinin ortaya çıkış serüvenini şu sözlerle anlatıyor:
"Bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak, AB ülkelerinin neden Bergama'daki altın üretimiyle ilgilendiklerini, Avrupa Parlamentosu'nun 'Türkiye Hakkında Avrupa Stratejisi' isimli kararını öğrendikten sonra araştırmaya başladım. Ve uzun bir araştırma dönemi sonrasında bu kararın arkasındaki ülke ortaya çıktı: Almanya!.. Sonra, Bergama'da, Havran'da, Sivrihisar'da, Uşak'ta ve daha pek çok altın yatağına sahip yerleşim merkezinde, altın üretimine karşı bölge insanlarını kışkırtan, örgütleyen, çevreci kuruluşlara dezenformasyon hizmeti sunan Alman vakıfları ve örgütleri ile karşılaşmak hiç şaşırtıcı gelmedi. Hepsi bu kadar mı? Elbette ki hayır!.. Türkiye'de Cumhuriyet'e, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, laik hukuk sistemine karşı nerede bir hareket, başkaldırı varsa, orada mutlaka bir ya da birkaç Alman NGO'sunun (sivil toplum kuruluşunun) bulunduğunu saptadım."
Hablemitoğlu, Türkiye'de söz konusu faaliyetlerde bulunan en etkin Alman vakıfları olarak da; Konrad Adenauer Vakfı, Heinrich Böll Vakfı, Frederich Ebert Vakfı gibi kuruluşları gösteriyor. Araştırması neticesinde Almanya'nın Türkiye'yi Türklerden daha iyi tanıdığı sonucuna vardığını kaydeden Hablemitoğlu, Türkiye'nin üretim yapamadığını-yaptırılmadığını, sömürgeleştirilmeye doğru sürüklendiği uyarısında bulunuyor.

Kissinger'ın Yargılanması
Yazar: Christopher Hitchens
Yayınevi: Everest
Sayfa: 198

Henry Kissinger, ABD'nin eski Dışişleri Bakanı. Bugün çoğu insanın nazar-ı itibarında son derece saygın bir isim. Öyle ki emekli olduktan sonra pek çok kurum, düzenlediği konferansa Kissinger'in konuşmacı olarak katılmasını sağlamak için yüklüce bir parayı seve seve gözden çıkarabiliyor. Hülâsa, sıradan bir Amerikalı'nın gözünde Kissinger, devleti için çalışmış, önemli hizmetlerde bulunmuş, hâlen de uzmanı olduğu konularda devleti yönetenlere ve kamuoyuna fikirler, öneriler sunan, önemli bir kişilik. Peki bu görünen ya madalyonun bir yüzü ise? Ya, madal-yonun öbür yüzünde, Kissinger'ın mil-yonlarca insanın ölüm emrini gözü kapalı verebilen soğuk ve gaddar bir fotoğrafı bulunuyorsa?
Süper güç hâline geldikten sonra yeryüzünün farklı coğrafyalarında meydana gelen toplumsal, siyasal olaylarda, savaşlarda, darbelerde Amerika'nın bir şekilde parmağının bulunduğu, komplo teorilerinin ötesinde, bilinen bir gerçek. Dolayısıyla, bu ülkenin siyasetine yön verenlerin vizyona çıksın çıkmasın, bir yüzlerinin de madalyonun öbür tarafında bulunduğu iddia edilebilir. Ancak ABD ve Batı kamuoyunun Kissinger aleyhindeki delilleri, daha açık ve net.
"Kissinger'ın Yargılanması" isimli eseri kaleme alan Christopher Hitchens, kendisini "Kissinger'ın siyasal bir hasmı" olarak tanımlıyor. Bununla beraber Hitchens, adli bir soruşturmanın temelini oluşturabilecek ya da oluşturması gereken Kissinger suçlarını kaleme alıyor: Savaş suçları, insanlığa karşı işlenmiş suçlar ile -cinayet, adam kaçırma ve işkence için komplo kurmak dahil olmak üzere- genel hukuka ve geleneksel hukuka veya uluslararası yasalara karşı işlenmiş suçlar.
Yani New School'da Liberal Araştırmalar Profesörü olan Hitchens'ın ilgilendiği ve eserinde dile getirdiği konular, Kissinger'a karşı ileri sürülen bir takım siyasî eleştiriler veya yasaların açıkça suç saymadığı, reel politikalar kategorisine dahil edilebilen politikaları değil, hukuka aykırılığı açık eylemleri. Hitchens bu noktayı dikkatle vurgulayarak; "Hayır, ben burada sadece, genel politikayla uyumlu olsun olmasın, hukuksal açıdan geçerli bir iddianamede yer alabilecek ve alması gereken, saptana-bilir nitelikteki kesin suçlarla sınırlı kalmayı tercih ettim" diyor. Kissinger'ın; Hindiçin, Bengladeş, Doğu Timor, Kıbrıs, Şili gibi farklı yerlerde katliamlar ya da bir takım siyasî suikastlar tertip ettiği veya tertibinde yer aldığı, bunların dışında kendisi hakkında bâzı bilgilere ulaşan gazeteci Joseph Heller'in kaçırılıp öldürülmesi olayına bizzat karıştığını ileri süren eser, okunmaya değer.

Sınırlı Devlet
Yazar: Carl J. Friedrich
Yayınevi: Gündoğan
Sayfa: 206

Sosyal bilimler alanında 20. yüzyılın ortalarında verdiği eserler ile otorite olarak kabul edilen Carl J. Friedrich'in devlet iktidarını ayrıntılı bir şekilde incelediği bir eser, "Sınırlı Devlet". İlk baskısı 1974 yılında yayımlanan eser, hem bir siyaset bilimcinin ortaya koyduğu yetkin bir eser olarak ilgi gördü hem de soğuk savaş dönemi içerisinde, liberalliği savunan Friedrich'in karşıtları tarafından eleştirilmesine yol açtı.
"Sınırlı devlet"i savunan Friedrich, anayasa kelimesinin biri hukuksal, diğeri siyasal olmak üzere iki anlamının olduğunu vurguluyor. Yani anayasanın sadece bir devletin hukuksal statüsü olmadığını, devlet içinde iktidarı ve toplum içinde de devlet iktidarını sınırlandıran bir belge olduğunu belirten Friedrich, şu görüşü ileri sürüyor:
"Sonuç olarak, çoğunluk yönetiminin basit çoğunluk olarak anlaşılmadığı sürece, demokrasinin özünü oluşturduğu söylenebilir. Böyle bir çoğunluk yönetimi, iktidarın kullanılmasının sınırlandırılması ve eğer bu sınırlamalar halk tarafından benimsenecek olursa, halkın yönetimi anlamındaki anayasacılıkla çelişmez. Bu sınırlamalardaki değişiklikler bir devrim niteliğinde olabileceğinden, demokratik anayasacılığın içinde de, bu ölçüde olmak üzere devrimci bir potansiyel olduğu söylenebilir."
Eserde yazıldığı dönemin şartlarına uygun olarak komünizm ve Sovyetler Birliği'ne de önemli ölçüde yer ayrılmış. Ancak bu durumu, eserin çevirisini yapan Mehmet Turhan, şöyle açıklıyor:
"Yazar bu kitabını 1990'larda yazsa idi, kuşkusuz komünizme ve Sovyetler Birliği'ne bu denli geniş yer vermezdi veya verse bile bu farklı bir açıdan olurdu. İşin aslında şu an Sovyetler Birliği de yok. Hatta bazı yazarlar bunu tarihin sonu olarak nitelemektedirler."

Düşmanını Arayan Savaş
Derleme ve Çeviri: A. Başer Kafaoğlu
Yayınevi: Kaynak

Sayfa: 251


Noam Chomsky, Edward Said, Robert Fisk, Umberto Eco, Tarık Ali, Susan Sontag, Eric Hobsbawn, Donald Rumsfeld, Samuel Huntington, William Safire, George W. Bush, Ehud Barak, Francis Fukuyama, Henry Kisinger, Graham Fuller gibi düşünür ve politikacıların 11 Eylül'de New York'daki Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik saldırının ardından, konuyla ilgili görüşlerini içeren bir kitap, "Düşmanını Arayan Savaş". Metin Sever ve Ebru Kılıç'ın derlediği eserde toplam 40 ismin metni bulunuyor. Derlemede yer alan isimler son derece çeşitli fikirleri savunanlar arasından seçilmiş. Amerika'nın önde gelen muhaliflerinden birisi olan Noam Chomsky'nin makalesi de, ABD'nin delil aramadan savaş açmasını isteyen Kissinger'ın, ABD Başkanı Bush'un, İsrail eski Başbakanı Ehud Barak'ın makaleleri de aynı kitapta yer alıyor.
Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırının sıcaklığının üzerinden henüz iki ay geçmeden, bütün bir 21. yüzyılın muhtemel manzarasını en çıplak metinlerle ortaya koyan bir panorama sunmaya çalışan eser, bu çabayı, her kesimden yazı alarak başarmayı hedefliyor.

Türk-İslam Düşüncesi Üzerine
Yazar: Fahrettin Olguner
Yayınevi: Ötüken
Sayfa: 320

Prof. Dr Fahrettin Olguner'in Türk-İslâm Düşüncesi üzerine muhtelif tarihlerde yazdığı makalelerden, verdiği tebliğlerden oluşan; "Türk-İslâm Düşüncesi Üzerine" isimli eser, kültür hayatımızdaki çok önemli bir boşluğu doldurma amacını taşıyor. Olguner, dünya tefekkür tarihini aksettiren literatürde Türklerin adının geçmediğine, ne Batı ne de Doğu medeniyetlerine ait eserlerde Türklerin bulunmadığına dikkat çekerek, şu soruyu soruyor:
"Neden olsun ki, buna önce biz kendimiz inanmamakta bulunuyoruz. Türk'e ait eserlerle meşgul olma durumunda olan müesseseler bunu yapmazsa, kim yapar?"
Gerçekten de dünyanın çeşitli yerlerindeki felsefe eğitim ve öğretimi yapılan kurumlarda Türk düşüncesi ile ilgili bir kürsü, bölüm yoktur. Hatta Türkiye'deki çeşitli fakültelerin felsefe bölümlerinde Türk Düşüncesi'nin yıllarca telaffuz dâhi edilmediğini, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde 1970'li yıllarda kurulan, Türk-İslâm Düşüncesi Kürsüsü'nün, birilerinin şahsî gayreti ya da hatırı sayılmaktan yıllarca kurtulamadığını, Olguner'in eserinden öğreniyoruz.
1980 sonrasında bâzı fakültelerde Türk-İslâm Düşüncesi Kürsüsü'nün kurulduğunu ancak bu düşüncenin yerden ziyade itibara ihtiyacı olduğunu vurgulayan Olguner, akademik yapılanma ile ilgili olarak şu teklifte bulunuyor:
"Öğretim kurumlarında Türk Düşüncesi, üç bilim dalından oluşan bir anabilim dalı olarak yer almalıdır:
I- Türk Düşüncesi Anabilim Dalı:
1) İlk Devir Türk Düşüncesi Bilim Dalı
2) İkinci Devir Türk Düşüncesi Bilim Dalı
3) Üçüncü Devir Türk Düşüncesi Bilim Dalı".
Eser; düşünce, dil, din, zihniyet, devlet ve kimlik meseleleri, İslâm Felsefesi ile temel felsefe problemlerinden bazılarını ele alarak, Türk Düşüncesi'nin geçmişten günümüze hayat ve medeniyetimize etkisi hakkında bazı konulara temas ediyor. Ayrıca, bâzı tasavvuf erbabı ile mütefekkirlerinden söz ediliyor.

 

Bilim Üzerine İki Ders
Yazar: Martin Heidegger
Yayınevi: Paradigma
Sayfa: 86

20. yüzyıl felsefesi üzerine çok önemli etkiler yapmış olan Heidegger'in, "Bilim ve Düşünüm ile Modern Bilim Metafizik" ve "Matematik" isimli metinlerinin yer aldığı bir kitabı, "Bilim Üzerine İki Ders."
Eserdeki ilk metin, "Bilim ve Düşünüm"; filozofun 1953 yılında verdiği dersi içeriyor. "Modern Bilim Metafizik ve Matematik" başlıklı ikinci metin ise, Heidegger'in 1962 yılında "Die Frage Nach Dem Ding" başlığıyla yayımlanan kitabının 66 ila 108. sayfaları arasındaki bölümü.
Felsefe çevrelerinde "karanlık filozof" olarak adlandırılan Heidegger'in ilk metni, genel olarak bilimin özüyle, ikinci metin ise modern bilimin özüyle ve modern bilimin matematiksel temelleriyle ilgili. "Bu metinler, Heidegger'in bütün öteki metinleri gibi, birbirini tamamlayan metinlerdir. Dahası bu sebepten dolayı bu dersler, bizim bugün münhasıran 'bilim' adıyla başka şeylerden, örneğin 'sanat', 'felsefe', 'din' ve benzeri gibi sınırları çizilmiş tek tek kültürel etkinlik kompartımanlarından ayırdığımız tek bir kompartıman hakkında verilmiş değildir: fakat bilimsel, felsefî, sanatsal, dinî, politik, etik vb. her şeyin içerisinden geçen aynı kiriştir, 'Varlık'tır bu derslerde dokunulmaya çalışılan; çünkü Heidegger'e yakışan bir deyişle söyleyecek olursak, 'bilimin kendisi' 'bilimsel' bir şey değil, fakat Varlık'ın kendisini görünür kıldığı bir tarzdır yalnızca. Bu yüzden, yalnız bilim adamlarına ya da felsefecilere değil, fakat Dasein (Varlık'a açık) olmak bakımından her insana yöneltilmiş sözler ve verilmiş derslerdir Heidegger'inkiler."

Siyaset, Strateji ve Milî Güvenlik
Yazar: Yılmaz Tezkan
Yayınevi: Ülke
Sayfa: 126

Yılmaz Tezkan'ın, Ülke dergisinde çıkan yazılarına ilaveler yaparak yayımladığı, "Siyaset, Strateji ve Millî Güvenlik" isimli kitabı güncelliği önümüzdeki yıllarda da devam edecek gibi görünen iç ve dış siyasî hayatımızın bâzı konularında yazılan makalelerden oluşuyor.
Oniki makaleden oluşan eserde, uluslararası literatürde kullanılan kimi kurum ve kavramlar hakkında bilgiler verilmiş. Ayrıca Türkiye-İsrail, Türkiye-AB ilişkileri, ordu ve iç politika gibi alanlarda yazılan makaleler yer alıyor. Türkiye-İsrail ilişkilerinin geliştirilmesi gerektiğini, Ortadoğu barışı için iki ülkenin birbirine uygun partner olduğunu savuyor.
Kitapla ilgili son olarak, strateji üzerine çalışan Tezkan'ın, kimi konularda ileri sürdüğü fikirler arasında paralelliğin bulunmadığı ve bu haliyle de okurda "kafası karışmış" bir yazar izlenimi bıraktığı, söylenebilir. Yaşadığımız terör sorununun adını "Kürt sorunu" olarak ifâde eden Tezkan, bu konuda daha önce çeşitli çevrelerin geliştirdiği liberal söylemi tekrarlarken, Kıbrıs konusunda son derece "şahin" bir politika savunarak, tutarsızlığa düşüyor. Kürtçe eğitim, televizyon gibi, gerçekte ulus devlet yapısını parçalama amacına hizmet eden mekanizmaların işletilmesini, terör tehdidine karşı bir tür emniyet sübabı olacağını öne süren yazar, Kıbrıs'ın ilişkin görüşlerini ayrıntılı olarak ifade etmese de, Türkiye için hayatî önemi haiz konuya "millî duygusallık" açısından baktığını söylüyor. Ancak, kitabın sonuna belki de şöyle bir sorunun eklenmesi yerinde olurdu: "Kürtçe eğitim, televizyon vs gibi araçlar, ulus devlet yapısında kapatılamayacak yaralar açtıktan sonra, böyle bir Türkiye için, Kıbrıs neyi ifade eder?"


Sonraki Sayfa »

« Geri
 
Bu sitenin yapımı ve internet hizmetleri FORSNET tarafından sağlanmaktadır