İran: Eski Dost, Yeni Düşman

Prof. Dr. Tayyar ARI 


11 Eylül sonrası değişen Amerikan politikasının temel hedeflerinden biri hâline gelen İran’a karşı Washington’un sertleşen tutumu yeniden askerî operasyon tartışmasını gündeme getirmiştir. ABD, Irak için öne sürdüğü argümanların neredeyse aynısını şimdi İran’a karşı ileri sürerek bu ülkeyi izole etmeyi, dış dünya ile bağlantısını kesmeyi ve uygun yöntemleri devreye sokarak rejimi devirmeyi ve yerine kendi öngördüğü hükümet biçimini getirmeyi plânlamaktadır. Washington’un İran için de öne sürdüğü temel argümanlar, kitle imha silâhlarına sahip olmaya çalıştığı, teröre destek verdiği ve demokratik olmadığı iddialarına dayanmaktadır. 2003’te başlayan 2004’te biraz daha netleşen fakat özellikle Bush’un yeniden seçilmesi üzerine hızlanan İran üzerindeki Amerikan baskılarına özellikle Rusya ve Çin’in yanı sıra belli başlı Avrupa ülkelerinin de muhalefeti söz konusudur.

İran ile ABD arasındaki ilişkiler kesintili bir şekilde 1950’lerin başından beri devam etmekle beraber1, ilişkilerin gelişmesi esas itibariyle 1971’de başlamış ve iki ayaklı politikada İran’a ayrı bir önem verilmişti. Çünkü Sovyetler Birliği’nin olası saldırısına karşı güçlü bir İran, bu devleti, bir süre için de olsa engelleyerek tampon işlevi görebilirdi. Ayrıca Şah iç veya dış tehditler karşısında bölge devletlerine yardım edebilirdi. Dolayısıyla, Batı için yaşamsal öneme sahip olan Körfez bölgesinin güvenliğini sağlamada İran’ın ayrıcalıklı bir yeri vardı ve bu nedenle ABD, İngiltere’nin çekilmesiyle birlikte bölgede ortaya çıkan güvenlik sorununu İran’a yapılacak askerî ve ekonomik yardımlarla çözümlemeyi amaçlıyordu.

1972’de Moskova zirvesinden dönerken Tahran’a uğrayan Başkan Nixon, Şah’a istediği silâhları alabilmesi konusunda sınırsız bir imkân sağlanacağını ve her türlü konvansiyonel silâhın verileceğini açıklıyordu. Bu açıklamadan bir yıl sonra ortaya çıkan enerji krizinin ABD-İran ilişkilerinde çok yönlü etkileri olmuştur. İran, petrol gelirlerinin büyük ölçüde artmasıyla birlikte, ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerden silâh alımını hızlandırmıştı. ABD’nin İran’a yönelik silâh satışı 1950’den 1971’e kadarki yirmi yıllık dönemde 1.2 milyar dolar dolaylarında gerçekleşirken, 1971-76 dönemi için bu rakamın 12 milyar dolara ulaştığı görülmektedir. Böylece İran, ABD’nin dünya genelindeki silâh satışı göz önünde bulundurulduğunda ilk sıraya yerleşmişti. Bu doğrultuda çok sayıda Amerikalı askerî ve sivil uzman ve danışman İran’a gelmeye başlamıştı. 1975’te İran’da bulunan Amerikalı askerî danışmanların 5,000’i geçtiği belirtilirken, 1977’ye gelindiğinde İran ve Suudi Arabistan’da bulunan toplam Amerikalı askerî ve sivil uzmanların sayısı 80,000’e ulaşmıştı. İran Devrimi’nin hemen öncesinde bu iki devletteki Amerikalı uzman ve danışmanların toplam sayısı 150,000’i bulmuştur.
Diğer taraftan, İran, Körfez bölgesinde güvenliği sağlama yönünde üstlendiği rolü gayet iyi yerine getirmekteydi. Nitekim İran, bir taraftan Dofar ayaklanmasının bastırılmasında Umman’a yardım ederken, diğer taraftan Irak’taki Sovyet yanlısı Baas rejimini yıkmak için Kürtlerin ayaklanmasını destekliyordu.
Şah, 1973-76 döneminde, Dofar ayaklanmasının bastırılması için Sultan Kabus’la anlaşarak bu ülkeye 3,000 dolayında asker göndermişti. 1975’te İran ile Umman, Körfez’de ortak tatbikatlar yapmak üzere askerî işbirliğini geliştirdiler. Öte yandan, Dofar ayaklanması sırasında Umman’a ABD, Pakistan, İngiltere ve Ürdün’ün yardımları söz konusu olurken, ayaklanma Sovyetler Birliği, Irak ve Güney Yemen tarafından desteklenmekteydi.

İran Devrimi sonrası Şah rejiminin devrilmesi ile birlikte Amerika’nın İran’daki varlığı da sona ermişti. Bu, ABD için hem stratejik hem politik hem de ekonomik bir kayıptı. Amerikan öncülüğündeki Batı çıkarlarının İran’daki etkisinin Devrim ile birlikte tersine dönmesiyle ortaya çıkan son durumda, gerek bölgede gerekse uluslararası sistemde güç dengesi Sovyetler lehine bozulmuş oluyordu. Zira İran’ın kaybı ABD için jeopolitik anlamda Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri yakından takip etme olanağının yitirilmesi anlamına da gelmekteydi. 
Nitekim, 1979’da İran Devrimi ve Afganistan’ın işgali bölgedeki güvenlik sorunlarını bir anda arttırmıştır. ABD, Şah’ın düşmesiyle beraber istihbarat amaçlı çok sayıda üs ve tesisten mahrum kalmıştı. Yeni üslere gereksinim duyan ABD bunu Umman, Bahreyn ve BAE’nden sağladığı yeni üs ve liman kolaylıkları ile telafi etmeye çalışmıştı. Ayrıca Şah’ın düşmesi üzerine, Mısır da ABD’ye, Ras Banas’da iki yeni hava üssü ile Kızıldeniz’in kıyısında bir deniz üssü daha tahsis etti. İran, Sovyet tehdidini önlemeye yönelik bir müttefik olmasının sona erdiği yetmemiş gibi, Amerikan karşıtı politikaları dolayısıyla, bu defa bizzat kendisi ABD açısından yeni bir tehdit hâline gelmişti. İran aslında yalnız ABD için değil, aynı zamanda tüm bölge ülkeleri için de bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu durum, bölge ülkelerinin ABD ile askerî-siyasî dayanışmayı artırmalarını zorunlu hâle getirmiştir. 


|Devamı 2023 Dergisi'nde|                                                                             |Abone olmak için tıklayınız|
   

Son Güncelleme Tarihi: 15.EYLÜL.2004
Bu Site 2023 Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır
Webmaster: Mustafa Nazif