Bizim
Filistin Politikamız Hep Olmuştur
2023- Davos süreciyle birlikte Türkiye’nin
Ortadoğu’daki ağırlığı giderek artmaya başladı.
Aslında Bush döneminde uygulamaya konulan
Erdoğan’ın da eşbaşkanlığını yürüttüğü Büyük
Ortadoğu Projesi bu süreci başlatmıştı
denilebilir. Fakat Obama sonrasında ABD farklı
bir Ortadoğu politikası izlemeye başladı ve
Türkiye’nin bölgedeki etkinliği arttı. AKP
hükümetinin Ortadoğu açılımını genel olarak
nasıl değerlendiriyorsunuz?
T. Arı- ABD ile olan ilişkilerimiz 2003
itibariyle bir kırılma yaşadı. Özellikle burada
Türkiye’nin ve ABD’nin güvenlik sorunlarına,
bölgedeki yapıya yaklaşımlarında çok ciddî
farklılıklar olduğu ortaya çıktı. Güvenlik
kaygılarımızın çok fark olduğunun anlaşılması
birazda “tezkere krizi” ile patlak verdi,
tezkere krizi ile somutlaştı. Çünkü ABD’nin
görmek istediği ya da yapılandırmaya çalıştığı
Ortadoğu’nun, Türkiye’nin çok da çıkarına olan
bir Ortadoğu olmadığı anlaşıldı. Büyük Ortadoğu
Projesi’nin, her ne kadar demokratikleşme,
reform, ekonomik kalkınma projelerini kapsıyor
gibi sunulsa bile, aslında ABD’nin bölgede daha
etkin olmasını sağlamaya dönük bir politika
olduğu anlaşılıyordu. Meselâ bölgenin en önemli
konusu olan Filistin sorununu hiç gündemine
almıyordu. Bir takım ülkelerin
demokratikleştirilmesi için bu söylem
kullanılıyordu, ama “gerçekte bölgede
demokratikleşme isteniyor muydu”, ciddî bir soru
olarak karşımızda duruyordu. Bir taraftan
Suudlarla çok iyi ilişkileri vardı, öbür
taraftan Hüsnü Mübarek’i destekliyordu. BOP bir
demokratikleşme projesi gibi sunuluyordu ama
ciddî bir fonu yoktu. En son bildiğim kadarıyla
80 milyon dolarlık bir fon ayrılmıştı ki,
Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi gibi çok
büyük iddia için bu rakam çok komik... Yâni bu
konuda zaten ciddî endişeler vardı. Gerçek
amacının bölgeyi parçalamak, enerji kaynaklarına
el koymak olduğu söylendi. Ve bütün bunlar
Türkiye’nin çıkarlarıyla pek paralellik de
teşkil etmiyordu. Türkiye, bölgede istikrar
isteyen, parçalanmadan çok bütünlüğü önemseyen,
Filistin sorununu temel gündemine alan bir
pozisyona sahipti. Türkiye’nin dış politika
geleneğinde bir Filistin sorunu vardır, bizim
her zaman bir Filistin politikamız oldu. 12
Eylül darbesinden sonra bile ilk tepkimizi yine
İsrail’e karşı gösterdik ve Kudüs’ün ilhakı
karşısında 1956’da Maslahatgüzarlık seviyesine
indirmiş olduğumuz oradaki diplomatik
temsilciliğimizi daha bir alt kademeye; İkinci
Kâtip seviyesine indirdik. Yâni bizim eskiden
beri asgarî bir Ortadoğu politikamız, asgarî bir
Filistin politikamız vardı.
Bush döneminde, hele 11 Eylül’den sonra terör de
gerekçe gösterilerek, Filistin’deki işgal ve
İsrail tarafından daha çok askerî araçların
kullanılması, ABD tarafından müsamaha ile
karşılanıyordu. Bütün bunlar Türkiye’yi rahatsız
eden konulardı zaten. Tabiî bir de, Irak’ın ne
olacağı konusu vardı. Yâni Irak’ın geleceği
nasıl şekillenecekti, Irak parçalanacak mıydı?
Tüm bunlar Türkiye’yi endişelendiren konulardı.
Özellikle de bir parçalanma hâlinde ortaya
çıkacak bir Kürt devleti Türkiye’yi daha da
kaygılandırıyordu. Yâni bizim gündemimizle,
bizim bölgeye bakışımızla ABD’nin bölgeye bakışı
arasında çok ciddî farklılıklar olduğu anlaşıldı
ve bu tezkere sürecinde yaşanan pazarlıklarda da
ortaya çıktı. Yaşananlar kimseyi tatmin etmedi;
asker tatmin olmadı, siyasetçi tatmin olmadı,
kamuoyu tatmin olmadı, milletvekili tatmin
olmadı ve sonuçta 1 Mart krizi çıktı.
Zannediyorum ki, herkesi tatmin eden bir süreç
yaşanmış olsaydı, biz o tezkereyi parlamentodan
geçirirdik. Ama kimsenin tatmin olmadığı bir
pazarlık süreci yaşandı. ABD’nin başka bir
ajandası vardı ve bu ajandayı Türkiye’den
gizlemekteydi; nasıl müttefik olacaksınız? Ama
Bush’un ikinci döneminden sonra ABD yaptığı
yanlışları anladı ve sanki böyle devam
edemeyeceğini gördü. Çünkü Irak’ın işgaliyle
beraber tüm müttefiklerinden ve uluslararası
toplumdan çok yoğun bir tepki aldı. Dünyada
Amerikan aleyhtarlığı artmaya başlamıştı, biraz
daha uluslararası toplumla birlikte hareket
etmek politikasına doğru hareket etmeye başladı
ABD, ama tabiî bu çabalar Bush’un imajını
düzeltmeye yetmedi.
Bush’la Görüşme Milât
2007 Kasım’ında Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Bush
ile yapmış olduğu görüşme Türk-Amerikan
ilişkilerinde ikinci bir milât olarak
düşünülebilir. PKK’nın Irak’ın kuzeyini bir üs
olarak kullanıp buradan Türkiye’ye sızması ve
saldırılar gerçekleştirmesinin oluşturduğu
gerginliğin yanı sıra kamuoyunda PKK’ya ABD
tarafından lojistik destek sağlandığı algısının
oluşması, Türk-Amerikan ilişkilerini gerdi ve
tansiyonu iyice yükseltti. Bu durum hem
Türkiye’nin Irak ile ilişkilerini zora sokuyordu
hem de ABD ile olan ilişkilerinde önemli bir
problem alanı oluşturuyordu. ABD, Türkiye’nin
güvenlik kaygılarını bir türlü dikkate almıyor,
bilakis tam tersini yapıyor, Türkiye’nin
güvenlik kaygılarını arttırıcı biçimde hareket
ediyordu. Dolayısıyla Kuzey Irak’taki etkisini
kullanmıyordu. Kuzey Iraktaki liderler ise
ABD’ye bakıyorlardı, o ne derse onu
yapıyorlardı. Yani onlar çok angaje
davranıyorlardı. Ekim ayındaki Dağlıca Baskını,
bizi bir karar vermeye sevk etti. Bir sınır
ötesi operasyonu her ne pahasına olursa olsun
yapmamız gerektiği bu dönemde iyice ortaya
çıktı. Dolayısıyla Türkiye’nin bu sınır ötesi
operasyonu, ABD’ye rağmen de olsa, bütün
riskleri göze alarak yapma kararlılığı olduğu
çıktı. Böyle bir ortamda Bush-Erdoğan görüşmesi
gerçekleşti. Her iki tarafta dış politikalarını,
zannediyorum, bir daha değerlendirdi. Çünkü
artık iki ülke ya tamamen kopacaklar ya da en
azından belli konularda birlikte çalışacaklardı.
|Devamı 2023
Dergisi'nde| |Abone olmak için tıklayınız|
|